An’ı Yaşamak

0
166

Anların içinden bir an kaçırmak gelir insanın içinden bazen. Çocukken en sevdiğimiz oyuncağımızı saklamak ister gibi, onu koynumuzda alıkoyup sarmalamak, bir köşeye geçip fısıldaşmak gibi.  Kendimizle paylaştığımız en büyük zaman dilimidir an’ı yaşamak. Çünkü insan saniyelerle sınırlı bazı anları stop düğmesine basıp durdurmak ister. Öylece kalakalsın ve dünya kendi bildiğince dönsün bekler. Öncesi ya da sonrası yoktur bunun. Bir saat öncesi ya da sonrası yok, duyumsadığın vardır sadece. Nefes aldığını, kalbinin attığını, bir an, öyle bir an ki bu gerçekten yaşadığını hissettiğin zamanlar gibi. Bir yudum suyun dudaklarına değip boğazından aşağıya yuvarlanması gibi. Yaptığın şeyin farkında olmak, yaşadığın şeye hürmetle  “çok şükür” demek gibi…

Zamanı iyi kullanmak, zamanı kullanırken misafirliğe gelmiş bazı anları hoş karşılamak, ağırlamak. Gözünün içine bakarak konuşmak, elini sıkarken içten olmak.  “Bir daha gel zamanı kollamadan, çat kapılara aşinayım. Her zaman bir minderlik yerim, bir tabaklık çorbam var” demek. Yaşanmışlığın bir ödülüdür bu, farkına vardığında ömrüne ömür eklenmiş, hakkı verilmiştir. Öyle bir yaşam ki yarına biriktirilmiş, mideye oturacak kadar sindirilmemiş, vitaminleri alınmamış, hazmedilmemiş bir yaşam atığı kalmayacak…

Bizler ömrümüz geçti diye değil, yaşımız kemalle karşılaştı diye değil, verilen her ne şekilde yaşama biçimi olursa olsun telaşlarla, kaygılarla, endişelerle çürütüp gittiğimiz hayat için hayıflanıyoruz. Korkumuzdan dışarı çıkamıyor, bir güneşe gözümüz yaşaracak diye bakmaktan çekiniyor, belki çok soğuk, ya da tuzlu ve yahut derinliği meçhuldür diye bilmediğimiz denizlere atlamıyoruz. Hep temkinli, hep planlı, hep olurunca olsun, düzenli ve düz bir çizgide sapmadan, sapıtmadan gidilsin istiyoruz. Planımıza uymayan şeyi planlara uyana dek erteliyor, o an geldiğinde ise hevesimizin bizi çoktan terk ettiğini görüyoruz. Bir düzen hastalığı, bir herkese uysun yaşama biçimi almış gidiyor. Zamanında olmayan şeyler zaman dışında olunmuyor, olsa uygulanmıyor, uygulansa sınır dışı bir iteleme. İlişkilerde bir yapmalık, yapay şeyleri orijinal halinden bağımsız kılma çabası. Bir kılıf bu, bir elbise, bir maske; ah ne yazık! artık her yüz giyinik çıkıyor.

An’ı yaşayamamaktan ölüyoruz gün be gün. Yaşanmamışlıklarımızın acısı gelip bir gün hesap soracak, çatacak. Hep bir şeyler uğruna direnen kalbimizi kargalara yem vereceğiz. Gün bitip tükenirken avuçlarımızda, yeni bir güne yine sil baştan diye diye günler eskitecek, yarınlar tüketeceğiz… “Anlar ” şiirini bin kere daha okuyacak, içimiz her defasında burkulacak, keşkeler etrafımızda bir çember oluşturacak, dar alanda kısa paslaşmalar eyleyeceğiz. Yaşlandığımıza inanıp kalanları kurtarmak adına alıp bohçamızı gidecek ama bu kez çok çabuk yorulacağız. İçimizde hep o tuhaf sızı olacak. Yerli yerine gelecek mi bilinmez, yangından kurtarılacak hala bir şeyler var mı dile gelmez. Gelse bile itiraf edilmez. Çünkü kendine hesap vermek zordur. Ruhun isyan eder, sorgular dik başlıdır, üzerine üzerine yürür ve sonunda kendini imha eder. O yüzden susmaya yatmış yürek, beklemeye alınmış beden, sevmeye ertelenmiş kalp, yapabilecekken tembelliğe alışmış bilek hepsi bir gün çıkıp gelecek. Birer ordu gibi ayak sesleriyle, hınca hınç… O zaman kaçacak hiçbir yer, saklanacak hiçbir delik, gizlenecek hiçbir şey kalmayacak.

Yaşamak hakkını veren varsa öne çıksın. Kim içinde atlar koşuşturup dururken,  bir panik nöbet hali iken mevsimlerin farkına varabildi. Kim sevdiği adam ya da kadının elleri avuçları içerisindeyken her şeyi unutup huzura varabildi. Histerik saatler, sevginin bile huzurunu kaçıracak rahatsız haller, bir gitmeler bir kalmalar hesabı. Akılda yapılacak işler, görülecek hesaplar, ödeşmeler, didişmeler…Hep bir son kavgası, sonumuz ne olacak merakı. Sevmeler sorgulu, sevişmeler acele, buluşmalar kısa, kahveler hep ayaküstü. Bakmaklar,  görmekler sorunlu. Herkes ve her şey suçlu…

An’lar ve an’lar… Anlamamazlıktan geldiğimiz zamanı ötelerken, hiç ölmeyecekmiş gibi sonralara yollayıp, yarın ölecekmiş gibi alelacele yaşadık yarım yamalak. Kendimizi bir hengamenin içinde bulup, saçmalıklar dünyasında aklımızı çöplüğe attık.

Öncesinde ve sonrasında yaşadık yaşamın. An’a hiçbir zaman uğramadık. Ya geçmişteydik ya gelecekte. Hiçbir zaman içtiğimiz çayın tadına varamadık. Gittiğimiz şehrin görüntüsünü hücrelerimize kazıyamadık. Bir çocuğun oyunlarına onun kadar içten katılmadık, bir kedinin güneş ışığında kendisini kutsal bir iş yapar gibi temizlemesine dalıp, hayretler içerisinde kalmadık. Yediğimiz yemeğin, içtiğimiz suyun tadına varamadık. Sabah uyandığımızda sabahı fark etmedik,  öğlen olduğunda akşamı düşünür, akşam olduğunda uzun ve siyah geceyi. Yastığa baş konulduğu andan itibaren geçmiş günü… “Ya şimdi ne olacak?” sorusunu sürdürdük. Başımız rahat uykularına doyamadı hiç. Bir yolculuğa çıksak, camdan baktığımızda gördüğümüz manzarayı değil, varacağımız yeri düşünüyorduk. Yaz gelse sonbaharı, sonbaharda kışı, kışı yaşarken hep ilkbahar gelse diyorduk. Diye diye tükenen ömre ve boşa geçmiş zamana hiddetleniyorduk. Oysa zaman akıyordu, su gibi akıyordu, bazen durgun, bazen çağlayarak…

Gözlerimizi kapasak, yaşadığımız an’ın doyumsuz zerafetiyle dansa kalksak, ziyafetlerinde tadına varsak. Savaşlarında kılıç kalkan, cenazelerinde ağlasak. Varsak farkına o anın gerçeğinin. Bugünün geçeceğinin, bir daha dün olmayacağının, bazı şeylere çok geç kalınacağının bilincinde olsak. Çok uzun sürmüş uykudan uyansak. Ayaklarımızın tozuyla dalsak yaşama. Koşsak, oynasak, hiç  utanmadan kahkahalar, hiç çekinmeden konuşsak, hiç durmadan yaşasak yaşasak yaşasak…

Ne güzel şeydir anın içerisinde kaybolmak.

Bir piyanonun tuşlarında gezinir gibidir an…  Bir şarkının sonuna dek  gezinir durur. Her melodide bastığı yeri bilir. Müziğin tutkusunda, notaların dokunaklığında bazen hırçın, bazen sakin, bazen yaramaz bir çocuk gibi, bazen yorgun bir adam, düşlere dalmış bir ihtiyar.    Dans eden bir kadının parmak uçlarında yükselişi gibi. Yaşamak, an be an…

Bu yazılar da ilginizi çekebilir


CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here