Kim cesur, kim ekstrem?

Bana seçimlerimden* ötürü çok cesursun falan diyorlar, varsın desinler de kim cesur acaba?..

Benzer şekilde, geçenlerde bir röportajda armağan ekonomisi vs. anlattık, kendi hayatlarımızdan örnekler verdik. Bunları yazmak, anlatmak isteyen arkadaşa dergiden ekstrem örnekler olduğumuza dair yorumlar gelmiş mesela. Gerçi sonra kabul ettiler ve yayımlanacak bildiğim kadarıyla... Ama gerçekten de kim ekstrem?

Kelle sayısı hesabı yapılıyorsa ben ve benim gibilerin bu sıfatları taşıdıkları söylenebilir belki ama gerçeklik üzerinden bir değerlendirme yapılırsa asıl "ötekilerin" cesur, ekstrem, falan filan oldukları net bir şekilde ortaya çıkıyor, bana kalırsa.

Küçük bir karşılaştırmalı değerlendirme yapmak istiyorum, sonrasında takdir sizin. Bunun için kendim ile şehirli bir orta sınıf kişisini karşılaştıracağım. Hatta çok uzağa gitmeye gerek yok, bunun için de kendi birkaç yıl önceki halimi ele alabilirim.

Emre VS. Emre'nin birkaç yıl önceki hali, yani -Emre-.

Emre'nin ortalama bir günü şu şekilde geçiyor: Sabah altıda uyanıyor (erken kalkmaya yeni yeni alıştırıyorum kendimi ama herhangi bir zorunluluktan değil, o saatlerin tadını çıkarmak için) ve ilk iş olarak bahçeye gidiyor. Domatlar, patlıcanlar ve diğerleri ne alemdeler gözlüyor, bazen büzüşük, çürümüş dalları ve otları temizliyor. Sulanma ihtiyacı varsa bahçeyi suluyor (bazen de akşamları yapıyor bu işi), bahçeden roka, biber vs. topluyor. Sonrasında bugünlerde ihmal etmeye başladıysa da çigong, yoga vs. ortaya karışık sabah egzersizi yapıyor. Sonrasında odun ateşini yakıyor ve çay suyunu koyuyor. Çay demlenirken zeytin, peynir, domates, tabii ki tahin pekmez (tp!) ve diğer arkadaşları çıkarıyor, yavaş yavaş, yayıla yayıla afiyetle yiyor. Akşama kadar geçen sürede kitap okuyor, biraz internete giriyor, bu aralar daha seyrek olsa da yazıp çiziyor, en az bir kez daha bahçeyi ziyaret ediyor, yemek yapıp yiyor; öğle saatlerinde siesta yapası geldiğinde hiç itiraz etmiyor ve gözlerini kapıyor. En güzel yanı da canı hiçbir şey yapmak istemiyorsa hiçbir şey yapmıyor. Bahçeyle ilgili işler haricindeki hiçbir iş elzem değil zaten; kaldı ki şimdi hepsini tek başıma yapıyormuş gibi anlatsa da dört kişi yaşadıkları için bütün bu işler de bölünüyor aslında. Hangisini, ne zaman yapmak isterse; onu, o zaman yapıyor. Bunların yanı sıra film izliyor, toplulukdaşlarıyla ve gelen giden dostlarla Scrabble, iskambil ve muhtelif oyunlar oynuyor; evdeki suntaları dolaba ve kitaplığa dönüştürüyor; -şu sıralar hava çok sıcak olduğu için nadiren- ormanda yürüyüş vs. yapıyor, arada bir denize giriyor; e akşam olunca da yine yemektir, muhabbettir gidiyor işte. Bu arada sürekli temiz hava soluyor, her yer ağaç burada. Çok cesurca, hımm?

Emre'nin hayatında hafta sonu - hafta içi kavramları yok. Sadece yiyecek ihtiyacını karşılamak için cumartesileri kurulan pazarı takip etmesi, bir de çigong yapmak istiyorsa çarşamba günü günlerden çarşamba olduğunu hatırlaması yeterli. Yemek saati, mola gibi kavramlara da yer yok; dedim ya canı ne zaman isterse o zaman yiyor, ne zaman ve ne kadar isterse o kadar çalışıyor.

Emre, temel ihtiyaçlarını karşılamanın ötesinde paraya gereksinim duymuyor. Yani yeme-içme masrafları haricinde pek de masrafı yok aslında; en büyük lüksü ise vazgeçemediği tahin ve bol bol yemeyi sevdiği beyaz peynir. Aylık toplam harcaması ise 300-400 TL. Bu paraya bir süredir dostları sayesinde erişiyor ama önceliği para kazanmak olsa bir şekilde yine kazanır o parayı. Ayrıca bu süreçte kendiliğinden para kazanmaya da başladı aslında, hem de çok sevdiği şeyleri yaparak. Ve ayrıca gıda üretimini öğrendikçe ve uyguladıkça bundan da çok daha az paraya gereksinim duyacak zaten.

Gelelim -Emre-'ye. -Emre-, haftanın beş gününü, bazen hafta sonlarını da sabahtan akşama kadar ofiste veya ofis dışında çalışarak geçiriyor. Sabahları zar zor uyanıyor ve istemeye istemeye gidiyor işe. Cuma günlerini çok seviyor, Pazar öğleden sonradan itibaren çöken iç sıkıntısından ise hiç haz etmiyor. İş yeri stresi, iktidar ve ego mücadeleleri içinde çok yorulduğu için akşamları genelde yorgun hissediyor. Aynı nedenlerden dolayı kafayı dağıtmak için haftada en az birkaç kere alkolden destek alıyor. Hafta sonlarında ise kendini "bir şeyler" yapmak zorunda hissediyor ve renkli planlar yaparak hayatına tat katmaya çalışıyor. Bu arada bir sürü ambalajlı ürün tüketmek zorunda kalıyor ve her gün bir poşet çöp atıyor. Beton binaların ve araba egzozları içinde nefes aldığını sanıyor ama aslında başka bir şey yapıyor. Hayatındaki birçok ilişki çok yüzeysel, çünkü herkes kendi derdinde. Evet, herkes dertli bu hayatta!.. Zorunluluklar var, yapılması gerekenler... En önemlisi de çokça "ama" var hayatında. Bir sürü şey yapmak istiyor aslında "ama"...

Ne kadar kazanıyorsa o kadar harcıyor. Yapılacak o kadar çok şey var ki para harcamak çok kolay. Yapılan bu "şeyler" pek tatmin de etmiyor aslında. Ama tükettikçe mutlu olduğun yanılsamasına girmek çok olağan. E herkes böyle yapıyor di mi ama...

Biliyorsunuz işte, konuşturmayın beni...

Çok basitleştirerek anlattım ama anladınız siz. Tüm bunların ışığında kim cesur, kim ekstrem acaba?.. Bi' daha düşünüverin bence.

* Televizyonlarını yeni açan seyirciler için bahsi geçen seçimlerim; şehir hayatını bırakmak, bir süre göçebe yaşayarak kendimi bulmaya çalışmak, şimdilerde bir köye yerleşmek, bir iş yerinde çalışmamak, mümkün olduğunca az tüketmek, akışa güvenmek vs.

Not: "Cesur", "ekstrem", "marjinal" gibi sıfatları gururla taşırım, ayrı. Yani bunları kötü şeyler olarak algılıyor değilim, bilakis hoşuma da gitmiyor değil... Ve fakat burada cesur olan ben değilim, valla değilim.

-----------------------------------------
Eğer bu veya diğer bir yazım -veya eylemim- bir yerlerinize dokunduysa; sizi mutlu ettiyse, ilham verdiyse, düşündürdüyse, bir şeyler yapmak üzere harekete geçmek için teşvik ettiyse vs. ve buna karşılık olarak bana para veya başka bir armağan iletmek isterseniz bi' ses verin lütfen: emreertegun@gmail.com

İlgili Aramalar: şehir hayatından bıkanlar, şehir hayatını bırakmak istiyorum

Bir yorum yazın