Korkusuz Öğrenme

Öğrenme, yeni bir şeyle karşılaşma meselesidir, deneyimin doğasını özümsemek ve ondaki gizli bilgiyi anlamakla ilgilidir. Tüm bu boyutlar bir arada değilse, bütünsel bir şekilde öğrenemeyiz.

Yeni bir şeyle, onun hakkında hiçbir şey öğrenmeden karşılaşabiliriz. Gerekli deneyimi yaşamadan enformasyon ve teknik bilgi toplayabiliriz. Ancak bir deneyimin kimi parçalarını öğrenmek, bizzat deneyimden öğrenmek değildir.

Bütünsel öğrenme, doğası gereği bütündür; bir şeyin bilgisini ve tekniğini tümüyle sindirmektir. Kısmi öğrenme – bir bütünün belirli parçalarını öğrenme – en iyi durumda yanılsamalı, en kötü durumda, parçalı olduğu dikkate alınmazsa tehlikelidir.

Öğrenmenin tarihi, bilginin tarihi, “olgu” maskesi takmış “bilgi cesetleri” ile doludur. Bilgi kültü, bilmediği şeyden kaçınmanın ağırlığı altında ezilmiştir.

Bugüne kadar, teknolojiyle büyülenmiş bir kültür olarak öğrenmenin uygulama kısmına kucak açtık. Çünkü bu daha büyük bir üretim sağlıyor. Eğitim, özsel anlama ve deneyimin bütünselliğindense, vurguyu teknoloji ve enformasyon edinmeye yapmıştır.

İşyerleri ne yapıldığına ve niçin yapıldığına bir kez bile bakmaksızın, inanılmaz bir etkiyle mal ve hizmet üretebilir, daha yüksek amaçlara ise nadiren dönüp bakarlar. Ekonomik güçler ve üniversitenin kamçısıyla hareket eden bilimsel araştırma, geriye bir adım atıp çevresindeki hayata pek dönüp bakmaz. Aynı piyasa güçlerine tabi olan eğitimciler öğrencilerini sanki üretkenlik insan deneyiminin tümüymüş ve maddi zenginlik onun en yüksek tapınağıymış gibi yönlendirirler.

Öğrenme hakkında fazla bir şey bilmiyoruz, çünkü bugüne kadar hep korkumuzdan öğrendik. Sonunda öğrendiklerimizin büyük bir bölümü hayatta kalma ile ilgili.

Okulda doğru yanıtların iyi olduğunu, yanlış yanıtların kötü olduğunu, eğer doğru yanıtlar verirsek ön sıralarda oturabileceğimizi, eğer doğru yanıta sahip değilsek, kolayca saklanabileceğimiz arka sıralarda oturmamızın bizim için daha iyi olacağını öğrendik.

En sinsice olanı da şu: Doğru bir yanıt olduğunu öğrendik. Bunu öğrettiler ve biz inandık. Tek doğru yanıtın kötü tarafı, sorunun bir sürü yanlış yanıtı da olduğu anlamına gelmesidir. Yanlış yanıt verme olasılığı, doğru yanıt verme olasılığından katbekat yüksektir ve aramızdan birçoğu, büyük olasılıkla yanlış yanıta sahip olduğu için, saklanmaya karar verdi.

Geriye dönüp baktığımda, bir zamanlar bana hayli inandırıcı gelmiş olan bu yanlış ve doğru yanıtlar fikri şimdi tümüyle saçma görünüyor. Buradan bakınca, bilginin sabit bir şey olduğu, bir şeyi bir kez öğrendiğinizde, hep öyle kaldığı mantıklı görünüyor. Kuşkusuz siz bir şeyi bilmeye devam ediyorsunuz, ancak o şeyin yararlılığı hızla yok oluyor. Cetvel kullanmayı, nükleer enerjinin kömür karşısında temiz bir alternatif olduğunu, Sovyetler Birliği’nin var olduğunu ve daha birçok bilgiyi ve beceriyi öğrendim, ancak bunların hepsi şimdi ya yanlış, ya tartışmalı, ya yararsız ya da mevcut değil.

Peki korku, öğrenmeyi nasıl motive ediyor? Yeni bir durumla karşılaştığımız zaman, onun ne olduğunu bilmeyiz, bu yüzden onun hakkında bilgi edinmek zorundayızdır. Eğer onun hakkında korku aracılığıyla bilgi edinirsek, hayatta kalma şansımız artar. Durumun içinde güvenli bir şekilde hareket etmeyi, dinlemeyi, tepki vermeyi ve hasar görmeden kurtulmayı başarabiliriz. Böyle bir durumda neler olabileceğini önceki deneyimlerimiz aracılığıyla biliriz. Eğer öğrenmenin sorduğu sorunun yanıtını biliyorsam, parmağımı kaldırırım. Bilmiyorsam, kaldırmam. Eğer bir durumda neler olacağını biliyorsam, daha çok risk alırım.

Niçin merak yüzünden değil de korku yüzünden öğreniyoruz? Yeni bir durumla karşılaşabilir ve onunla çok ilgilenebiliriz. Böyle bir durumda korkmayız ve kendimizi o şeye veririz. Karşılaştığımız şeyin her yönüyle temasa geçeriz. O zaman niçin merak değil de korku kamçılıyor bizi? Niçin çocuklarımızı da aynı şekilde yaşamak için eğitiyoruz?

Küçük bir çocuğun henüz beyni yıkanmamıştır ve merak yoluyla, durumun ne olduğunu dolaysız örneklerle, korkusuzca hatalar yaparak öğrenir. Çocuklar ancak “yanlış” diye bir şeyin var olduğu öğretildiği zaman bunu bilirler. Onların – yanlışın psikolojik bir başarısızlık olarak var olmadığı – bakış açılarından bakarsak, tümüyle hatalı olsalar bile, yüzde 100 doğru olacaklardır. Buldukları her yanıt bir olanak doğurur, edindikleri tüm deneyimler, geçerli deneyimlerdir ve öğreniyorlardır. Şeyler hakkında bilgi sahibi oluyorlardır.

Bir çocuğu sözkonusu merak, korkusuzluk, yeni bir duruma kolayca girip tam temas halinde bulunma becerisince yönlendirilmesine izin vererek eğitmek mümkün müdür? Yoksa onlarda korkuyla birlikte gelen güven duygusunu yaratmamız mı gerekir? Bu tamamıyla öğrenilmiş bir şeydir, korkmak ve bu korkudan hareketle davranmak. İnsan olarak, toplumun bir üyesi, bir anne veya baba olarak kendimize sormamız gereken soru işte budur: Korkuyla mı yaşıyoruz, yoksa keşfin doğasına içkin risklerle birlikte mi? Yalıtım ve güvenlik ile mi yaşıyoruz, yoksa irtibat içinde mi? Bu soruları çocuklarımız için, eğitim kuramı için veya hayat felsefesi için entelektüel bir soru haline getirebiliriz. Ya da bu soruyu nasıl yaşadığımız, çocuklarımızı nasıl büyüttüğümüz ve sonunda küçüklerimize bırakacağımız kültürümüzü nasıl ürettiğimiz hakkında kendimize sorduğumuz derin sorulara dönüştürebiliriz.

Kaynak: Steven Harrison,'Mutlu Çocuk'

Bir yorum yazın