Samimiyet Özlemi ve Korkusu Nedir?

0
227

Ressam: Rene Magritte

Çoğumuzun hayatta en çok istediği şey aşktır. Ne enteresandır ki, çoğumuzun en çok korktuğu şey de aşktır. Acı ama gerçek! Milyonlarca insan, bu duygu ikilemi yüzünden rahat yüzü görmüyor. Önce istiyorsunuz, sonra itiyorsunuz. Sizi seven, sevebilecek ve sevmeyi isteyen birisini bulduğunuzda, bir şekilde ilişkiyi baltalıyorsunuz.

Yalnızsınız, aşık olmayı istiyor, ama kendinize bir türlü eş bulamıyor musunuz? Sizin yanınızda olan ve sizi seven bir insanla ilişkiye hazır olmayan veya sizinle samimi olmayan birisi arasında seçimde bulunmak ve sizi sevemeyecek olanı seçmek durumunda hiç kaldınız mı? Her zaman aşık olmadığınız birisiyle olan ve mevcut ilişkinizde size gösterilen sevgiyi kabul etmeyen biri misiniz? Romans geçip gittiğinde veya ilişki zora geldiğinde her zaman ayrılıkla biten bir dizi ilişkiniz mi oldu? Sevmenize rağmen veya iyi bir ilişki içinde olduğunuz sevdiğiniz insana karşı cinsel arzunuzu kaybettiğiniz oldu mu? Veya belki de aranızdaki cinsel temas müthiş olabilir, ama kalbinizi aşka açamıyor olabilir misiniz? Eğer bu sorulardan birisine evet cevabı veriyorsanız, aslında gerçek aşk korkusuyla karışık samimiyet özlemi ve korkusu yaşıyorsunuz.

Neden böyle olur? İçimizdeki çocuk geçmişte bir yerlerde yaralandığı için durum bu şekilde cereyan etmektedir; çocukken o kadar derinden yaralanmışızdır ki acımaması için hislerimizi kestirip atarız, vücudumuzu kasıp derin nefes alıp vermeyi bırakırız ve hayal dünyasında yaşarız, bu şekilde tepki vermemiz gerekiyordur. Yetişkin bireyler olarak bile kendimizi halen çocukluk yaralarımızdan ve bizi yaralayan insanlardan korumak için bu yolları denemeye devam ederiz. İşte durum böyle olduğunda eşimizi veya sevgilimizi annemiz veya babamız olarak görür ve annemizle veya babamızla iyi veya kötü ne hissettiysek o duyguları onunlayken de hissederiz.

Eğer annemize veya babamıza benzeyen insanları seçmiyorsak, o zaman onları anne ve babamız haline getiririz. Çünkü geçmişimizin acısını ancak böylelikle iyileştirebilir, büyüyebilir ve hayat yolunda ilerleyebiliriz. Harville Hendrix “Çocukluğumuzla işimizi bitirebilmek için evleniriz” diyor. Sadece o zaman dürüst, duygusal ve tam bir ilişkiye geçebiliriz. Çünkü sevgi, emek ister ve çoğumuz bu sonucu elde etmeden sevgiliyi terk etmeye hazırızdır. ‘Başka birisi ile çok daha kolay olabilirdi‘ diye hayaller kurarız. Mümkündür, ama yine de biraz zor olacaktır, çünkü işi zorlaştıran asıl biziz ve bir sonraki ilişkiye kendimizi de götüreceğimizi unutmayalım (Burada elbette hiçbirimizin kötü muamele gördüğü veya eşinin kendi üstünde çalışmayı reddettiği bir ilişkide kalmasını önermiyorum.)

Bu arada mutsuz olmamak için duygularımızı hissizleştirdiğimiz gerçeğinden söz açmakta fayda var. Evet, gerçekten de aşık olmak istiyoruz. En temel mücadelemiz mutlu olmak içindir, ama geçmiş yaralarımız ve korkularımız yüzünden hedefimiz mutsuz olmaktan kaçmaktır. Çıkardığımız sonuç ise: “Hissetmezsem, o zaman mutsuz olmam.” Uzağında duruyor gibi göründüğümüz mutsuzluk, daha acı verici dolaylı yollardan bize muhakkak geri gelecektir: soyutlanmanın, yalnızlığın, hayatın asıl iyi yanını ıskalamış olmanın ve gelebileceğimiz en iyi hale gelememe hissinin yarattığı daha fazla acı. Eğer kendimizi soyutlarsak, yalnız kalırsak acı çekmeyeceğimize de inanırız. Bu da çocukken çokça başvurduğumuz bir çözümdür, o yüzden tekrar ve tekrar deneriz ve bu çözümü bırakmamak için mücadele ederiz.

İlk büyük acımızı yeniden yaşayacağımız korkusu, bize aşkı yaşatmaz. Bir zamanlar koruyucumuz olan şey, şimdi bizi sabote eder. Hasar görmüş bilinçaltı hislerimiz bizi gerçekten istediklerimizden – aşktan – uzak tutmak için uğraşır durur. Kendi yarattığımız şeytan aşka en yakın olduğumuz an her şeyi bozar: “Aşık olamazsın, sen çok kötüsün, aptalsın, değersizin tekisin.”  Şeytanın kulağınıza fısıldadıkları bakış açınızı öyle değiştirir ki sevgiliniz gözünüze dünyanın en kötü canavarı gibi görünmeye başlar: “Ondan uzak durmalıyım.” Mevcut durumu koruma, soyutlanma, hissizlik hali kısa vadede daha iyi ve daha az korkutucu gelir; fakat uzun vadede daha az duygusal ve daha az tatmin olma hali demektir. Böylece tuzağa düşmüş ve alıştığımız şeylere yapışmış kalmış hissederiz; iyi bir şeylerin bizi bu tuzaktan kurtarması için ise çok uğraşmamız gerekir.

John Bradshaw, mutlu hissettiğimiz tek zamanın yalnızken olduğunu söylüyor. Çoğumuz için bu doğru olabilir. Evet, yalnızken mutlu hissetmek daha kolaydır. Sadece kendimiz varızdır, ama nihayetinde bir başkası ile olmanın verdiği doyumu ve büyüme hissini alamayız. Dünyaya diğerleri ile ilişki kurmak için geldik; biyolojik ve duygusal dürtülerimiz bizi sürekli olarak diğerleri ile bağlantıya geçmeye zorluyor. Ruhsal arzumuz, diğer bir insanla birlik kurmaya yönelik: yeryüzünde Birlik duygusunu tecrübe ettiğimiz en yakın an, bir diğer insanla ilişkiye geçtiğimiz andır.

His dünyamızı başkalarını gerçekten sevmemize engel olacak şekilde duyarsızlaştırarak, ne bir yere ait olabiliriz ne de sevilebiliriz. Birisi ile birlikte olmanın zorluklarını yaşamımızın bir sonraki müthiş macerası olarak görelim. Başkasına açılmak için risk alalım. Hissedebileceğimiz her şeyi hissedelim. Ve her an seçim yaptığımızı da aklımızdan çıkarmayalım. Her defasında korkuya karşılık sevgiyi seçelim. Yaşamımızda sevgiyi yaratabiliriz. Beklediğiniz o gün bugündür. Yetişkin bireyleriz; çoğumuz artık anne ve babasıyla yaşamıyor; sadece onları içselleştirmiş durumdayız. Onların gitmesine izin verme ve şu anın sunduğu olasılıklara kucak açma vakti gelmiştir.

Bu yazılar da ilginizi çekebilir


CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here