Tasavvufta Aşk, Sevgi ve Muhabbet

Kainattaki sevginin doruk noktası insandır. İnsan hem sevendir, hem sevilendir. Sevgi, diğer mahlukatta da vardır, ama onlardaki sevginin mertebesi ve izharı (açığa çıkışı) farklıdır. Örneğin, kedi sevdiğinde veya sevildiğinde mırıldanır, köpek kuyruğunu sallar vs. Ama insanda akıl nuru olduğu için sevilmek istiyorsa akıl nurunu güzel kullanmalıdır.

Mevcut yaratıklar içinde en çok sevilmeye layık olanı insandır. Çünkü insan sevgisi, insanı Allah’a yaklaştırır. Bunun nedeni, Allah’a yaklaşabilen yegane yaratığın insan olmasıdır.

Aslında sevgi için “Allah’a yaklaştıran” değil, “yaklaşan” demek gerekir. Zira, sevgi ile kişi bizzat Allah’a yaklaşmakta ve bu yaklaşma kendinden kendine olmaktadır.

Sevgi veya aşk diye vasıflandırılan duygunun önce Allah’tan başladığı “Bana bir karış yaklaşan kimseye ben bir arşın yaklaşırım, bana bir arşın yaklaşan kimseye ben bir kulaç yaklaşırım, bana yürüyerek gelene ben koşarak gelirim” denerek bildirilmiştir. Bu, “Beni seveni ben kat kat daha fazla severim” demektir.

Sevgi, insanlarda yaratılıştan itibaren vardır ve onları Allah’a ulaştıran bir duygudur. Bu, insanda bir tohum halindedir. Kalpte bulunan bu muhabbet tohumu, nasıl olsa inkişafını tamamlayacaktır (meydana çıkacaktır) ama bir zamana ihtiyaç vardır. Allah nazarında zaman ve mekan olmadığı için bu husus O’nun açısından önemli değildir. Fakat insan için önemlidir.

İnsan, gençlik çağlarında nefsani hislerin etkisiyle karşı cinse ilgi duyar. Çünkü iki cins de yarımdır. İki cinsin de birbirine ilgi duyması tabiidir. Bu ilginin sonucu sırrın (çocuğun) ortaya çıkmasıdır. Tohum, gerçek yerini idrak ettiği zaman gereğini yapmaya çalışacaktır.

Her şeyi birbirine bağlayıp rapteden, sevgi ve muhabbettir. “Her şeyi çift yaratan O’dur” hükmünce O, her şeyi zıttıyla birlikte yaratmıştır. Her çiftin biri pozitif, diğeri negatiftir ki birbirini cezp edip birleşebilsin. Zaten çift yaratılmaktan amaç budur. Bu çift oluş aynı zamanda birbirine ayna olmak, aynalık görevi yapmak demektir. “Mümin müminin aynasıdır” denmesinin de nedeni budur.

Aşk, bir anda zirveye çıkan bir hadise değildir. Nasıl su ateşe konur konmaz hemen kaynayıp fokurdamaya başlamıyorsa, yola girmiş kimselerde de aşkın en üst seviyeye çıkması için zamana ihtiyaç vardır. İnsan da su gibi yavaş yavaş ısınır, ısınır, sonra kaynamaya başlar. Kaynama noktasına “garam” denir. Garam, fırtınalı bir devredir. Bu devrede insan, aşkının şiddetinden emanete hıyanet edip bedenine bile zarar verebilir. Hatta bilinçsiz olunduğu takdirde, intihara bile yönelebilir. Ama nasıl bilmeden bir şeyler yemek veya içmekle oruç bozulmuyorsa, bu devrede yapılan hataları da Allah affeder. Zamanla irfaniyet kazanıldıkça, insan, aslında bir hayal olduğu için, ondan kurtulup aslına kavuşmaya çalışırken zarar verdiği bedeninin de kendine emanet edilmiş olduğunu ve aslına kavuşmanın manevi veya düşünce bazında olması gerektiğini öğrenir ve bedenin hayal veya gölge mesabesinde olmasının, ağaç gölgesinin ağaçla ilgisi gibi olduğunu görür ve anlar. O zaman bilir ki, bu gölge de kendine emanettir. Ağacın gölgesinin ağaca emanet oluşu gibi…

Sevgi ve aşkın evveli de muhabbettir, ahiri de… Onun için “Aşk muhabbeti, muhabbet de Muhammed’i doğurur” denir. Yukarıda da anlattığımız gibi, önceden muhabbetken bir an gelir, kaynamaya başlayıp garam halini alır, insanı kendinden geçirir, sonra ateşi küllenir ve yine muhabbet haline dönüşür. Ama ilkinde bilinçsiz bir muhabbetken, ikincide bilinçli bir muhabbet halini almıştır.

Aşk ve yapısı bakımından dünyanın durumu da farklı değildir. Dünyanın da içi magmadan (aşk ateşinden) ibarettir. Bu sebeple, dünyaya bakarken de onun dışındaki suyunu ve katılığını değil, içindeki ateşini dikkate almak lazımdır. İnsanın kabuğunun değil, içinin önemli oluşu gibi…

Evlilikte bile, başlangıçta muhabbetle adım atılır, sonra fırtınalı bir aşk devresi yaşanır ama bundan sonra tekrar muhabbete dönülüp bu muhabbet evlilik boyunca devam ettirilir. Mecazi bir sevgi olmasına rağmen, bunun gelişimi de aynen ilahi sevgininki gibidir.

İlahi sevgi, insanda dehşetli bir zihinsel faaliyetle başlar. Bundan sonra yavaş yavaş gözyaşları boşalır. Ağlamalar içten gelir ve çok zevklidir. İnsan döktüğü her gözyaşı damlasından, sanki bir kahkaha atmış kadar zevk alır. Sonuçta insanı mutlu eden, edinilen tevhid (birlik) bilgisinin verdiği huzurdur.

Kaynak: Lütfi Filiz, 'Noktanın Sonsuzluğu'

İlgili Aramalar: tasavvufta aşk, tasavvufda aşk, tasavvuf ve aşk, tasavvufta muhabbet, muhabbet sevgisi