Tasavvufta İnsan

1
14

İnsan, konuşan veya düşünen hayvan diye tarif edilir. Ancak bu tarifin içerdiği hayvanlık vasfı, tamamen bedensel yapı ve davranışlarla ilgili olduğu için tasavvuftaki insan anlayışına uymaz.

Tasavvufta, topraktan gelmiş olan beden inkar edilmemekle birlikte, insan denince bu bedene canlılık veren ve aslında ilahi bir nefes olan ruhsal yapı esas alınır. Çünkü insan, Allah’ın “Ona kendi ruhundan üfledi” ayeti hükmünce yaptığı bir bağıştan ibarettir. Bu hediye dışındaki tüm varlığı insanın sonunda toz, toprak olacak; ama iç alemimiz olan hediye, mutlaka O’na dönüp O’nu görecektir.

Biraz daha farklı bir ifadeyle “Allah’ın insana verdiği yegane kalıcı şey ruhtur. Ruh dışındaki her şey geçicidir. Allah, kendindeki her şeyi, bu arada sonsuzluğu da insana vermiş olduğu için insan, Allah’ın aleminde yaşayacaktır” diyerek de anlatılabilir.

İnsan, Allah’ı da içine alan bir zarftır. Zarf sıfattır ama içindeki mektup O’dur ve bu mektup, yani insanın iç alemi görülmez. Görülmediği içinde biz bu mektuba, yani asla olan saygımızdan ötürü, o mektubu ihtiva eden beşer suretine bürünmüş her bireyi insan olarak kabul ederiz. Biz karşımızdakinin içini bilemeyeceğimiz için insan suretinde gördüklerimizin hepsini insan olarak kabul edip ona göre davranırız.

İnsan kainatın aslıdır. Onun için görülen şu güneş bile enerjisini bir ayna olarak yaratılmış olan insandan, kamil veya ermiş insandan almaktadır. Kamil veya ermiş insan, insanın olgunlaşmasının son noktasıdır.

İnsan, aslen bir aynadır: bu ayna iyice temizlenip parlatılırsa, her şeyi apaçık olarak yansıtır ve net görüntü verir. Temizlenmediği takdirdeyse görüntü ya hiç yoktur, ya sislidir veya eğri büğrüdür, bu yüzden de aldatıcı olur. Çünkü insan kime bakarsa baksın, gördüğü kendisidir. Karşısında gördüğü çarpık çurpuksa, o çarpık çurpukluk aynaya yansıyan kendi görüntüsüdür. Önemli olan insanın kendisidir. Kendini düzeltenin görüntüsü de düzelir ve böylece aynadaki çarpıklıklar kaybolur. Zira görülen surettir, hakikat ise o suretin içindekidir.

Bunları öğrenmek isteyenler eskiden çilehanelere kapanıp devamlı zikrederek konsantre olmaya ve O’nu tanımaya çalışırlardı. Kişi konsantre olup kendini unutunca, içindeki onu etkilemeye başlar, böylece oluşan hale de o kişi için “erdi” denirdi. Aslında zaten ayrı değildir, ama ermeden evvel o bilmezdi.

Allah “Ben kulumun hakkımdaki zannı gibiyim” dediği için herkesin kafasında bir Allah hayali vardır. Ama bu hayal bir işe yaramaz. İnsanlıkta esas olan insana hürmettir. Çünkü insana hürmet, gerçekte Allah’a hürmettir. Bunun nedeni de Allah’ın “Yere göğe sığmadım mümin kulumun kalbine sığdım” diyerek insanda olduğunu bildirmiş olması ve bu Kutsal Hadisini “Biz ona şah damarından daha yakınız” ayetine dayandırmasıdır. Kul Allah’a hürmet ederse, Allah da insana hürmet edecektir. Çünkü O, insanı en güzel yaratık olarak halk etmiş ve kendini bu elbisede göstermiştir.

Varlık, kainattan insana, insan da baştan ayağa kadar bir bütündür. Ama bunlar ifade edilmez.

İnsandan başka Allah’ı bilip ve bildiren bir varlık var mıdır? Ama tabii, insan kendini bilip kendinin ne olduğunu anlayabilirse insan diye nitelendirilir ve o zaman kendini ufacık bir zerre olarak görmekten vazgeçer. Çünkü insana “insan” dedirten kafasının işlerliğidir. Kafa işlemez ve insan kendini bilmezse, Allah’ı da bilemez.

Her zerrede olan kamil veya ermiş insan mayası, tabiatıyla her insanda da olacaktır. İnsandaki bu mayanın kabarması için sıcaklığa ihtiyaç vardır ki bu sıcaklık dediğimiz şey, sevgiden başka bir şey değildir. Ölüp soğuduğunda insanın sevilmeyişinin nedeni, soğukluğun sevgiyi yok etmesidir. İnsanda sevgi denen bu sıcaklık ne kadar fazla olursa, ondaki maya da o kadar fazla kabaracak ve kişi, insana o kadar yaklaşacaktır.

İlgili Aramalar: tasavvufta insan, İNSAN, tasavvufta insan sevgisi, tasavvuf ve insan, tasavvufta ayna, ermis insan, tasavvuf insan

1 YORUM

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here