Yaşanabilir Kentler Yaratmak Elimizde

Kentsel ekoloji önemli bir konudur, çünkü giderek daha fazla insan kentlerde yaşamaktadır. Büyük büyük anne ve babalarınız çiftliklerde hayatlarını geçirmiş ve besinlerinin çoğunu kendileri üretmiş olsalar bile siz muhtemelen hayatınızı bir kentte sürdürmektesiniz. Bugün farklı ülkelerde yaşayan çok sayıda insan ekonomik baskılar yüzünden köyden kente göç etmektedir. Bir zamanlar nüfusunun çoğunluğu çiftçi olan ABD’de bu süreç geçtiğimiz yüzyıl boyunca devam etmiş ve ülkede çoğunluğu yarı zamanlı olmak üzere, sadece iki milyon çiftçi kalmıştır. Asya’daki kentlerin çoğunun nüfusu yakında 20 milyonu aşacaktır; Avrupa ve Amerika’daysa halihazırda birçok kalabalık kent vardır. 2010 itibariyle, dünyadaki nüfusun %50 ila 80’i gibi muazzam bir kısmının kentlerde yaşayacağı düşünülmektedir.

Avrupalılar kentlerini güzelleştirmek, daha konforlu, kullanışlı ve ekolojik olarak daha zararsız hale getirmek için büyük çaba harcarken, çoğunluğu kentli olsa da Amerikalılar kentlere yönelik kalıplaşmış bir bakış açısına sahiptir. Ama aslında kentler, kırsal alanlara göre ekolojik anlamda çok daha randımanlıdır. Kentlerde yaşayan insanlar, nüfus yoğunluğunun daha az olduğu bölgelerin yarısı kadar elektrik harcamakta ve iyi bir toplu taşıma sistemi olduğunda çok daha az araba kullanmaktadır (şaşırtıcı gibi görünse de, Manhattan açık arayla ABD’nin “en yeşil” kentidir). Kent yaşamı dünyanın her yerinde, hem ekolojik anlamda sürdürülebilir hem de canlı ve sağlıklı bir hale getirilebilir.

Bir uçağın penceresinden baktığınızda, kentlerin dev organizmalar gibi kilometreler boyunca yayıldığını görebilirsiniz. Canlı varlıklar gibi kentler de besin ve su tüketerek yaşar, ayrıca çok uzaklardaki madenlerden veya kuyulardan gelen kömür ve doğalgazı bol miktarda tüketir, odun, çimento, cam ve çelik kullanır, bunun yanında sulara dökülen nehirler dolusu kanalizasyon, yakınlardaki vadilerde biriken trenler dolusu çöp üretir. Kentlerde damarlardaki kan hücreleri gibi akan araçlarla dolu sokaklar ve caddelerle birleştirilen farklı “organlar” (endüstri, ticaret ve yerleşim bölgeleri) vardır. Taşıtlar ve makineler kirli atıklarını havaya püskürtürken, yeraltındaki binlerce boru ve arkta sıvılar akar.

Yazılı tarihin başlangıcından beri, kentler dünyanın her yerindeki insan toplumları için son derece önemli merkezler olagelmiştir. Farklı tipte insanı birbirine yaklaştırarak yeni fikirlerin, bilginin, sanatın, müziğin ve eğitimin olduğu kadar, insanı afallatan çeşitlilikte endüstriyel ürünün ortaya çıkmasına olanak tanıdığı için kentlerin insan türünün en üretken buluşu olduğu söylenebilir. Kentlerde farklı nitelikteki iş merkezlerinin birbirine yakın halde bulunması onları etkin ve yenilikçi hale getirir. Ayrıca, insanların kentlerde toplanması kendine has toplumsal değişimler yaratır; politik yaşam daha özgürleşir; çeşitli alternatiflerin varlığı insanlara seslerini daha demokratik biçimlerde duyurma imkanı tanır.

Ekolojik olarak, organizmaların dış dünyadan yalıtılmış bir şekilde var olabilmeleri mümkün değildir; bu kentler için de geçerlidir. Kentler, hinterlantlarıyla (yani kentin yakın çevresinde bulunan ve kenti besleyen alanlarla) ortakyaşam içinde var olurlar. Çağdaş kentler çevrelerindeki suyu ve enerjiyi emerek, dünyanın öbür ucundaki besinleri tüketerek ve inanılmaz miktarlarda atık ve kirlilik üreterek hinterlantları üzerinde çok büyük ekolojik etkiler yaratmaktadır. Kentlilerin ekolojik ayak izi kişi başına 5 hektara yani yaklaşık 3 apartmanlık bir alana denk gelmektedir. Bu ortalama bir kent insanının ihtiyaç duyduğu ahşap ve kereste için kesilmesi gereken orman, besin için sürülmesi gereken tarla, elektrik ve sulama için inşa edilmesi gereken baraj, kömür için kazılması gereken maden alanına denktir; ayrıca bu rakam ortalama bir Amerikalının ayak izinin sadece yarısıdır.

Modern kentlerin kurulduğu alanlardaki tüm yerel bitkiler ve hayvanlar yok olur. Yine de kentlerde kişi başına verilen ekolojik zarar, köylere veya dağınık banliyölere oranla çok daha azdır. Yan yana dizilmiş apartmanların duvar ve tavanlarından, aynı zemin alanını kaplayan müstakil evlere göre çok daha az ısı kaybı olur, ayrıca bu evlerin altyapıları için daha az boru ve kablo tesisatı kullanılır. Kent sakinleri daha fazla yürür, toplu taşıma araçlarını daha fazla, otomobilleri daha az kullanır (bunun bir sonucu olarak New Yorklular diğer kentlerde yaşayan Amerikalılara nazaran daha zayıftır). Posta ve yiyecek dağıtımı gibi kent hizmetlerinin mesafeleri daha kısadır, bu yüzden kişi başına daha az zaman ve yakıt harcanır.

Kentler ekolojik anlamda daha az zararlı, insanlar ve diğer canlı türleri için daha yaşanır doğa alanları olabilir ve olmalıdır da. Kentlerde kırsal bölgelerle ortakyaşar bir denge de oluşturulabilir. Kentler teknik uzmanların, finansal veya idari hizmetlerin ve diğer önemli temel gereksinimlerin olduğu kendi hinterlantlarını zaten oluşturmuştur. Sürdürülebilir bir gelecek içinse kentlerde bütün bunların yanında arıtılmış kanalizasyon atıklarından gübre üretilmeli, enerji için güneş ve rüzgar jeneratörleri kullanılmalı, dayanıklı, yenilenebilir ve geri dönüştürülebilir eşyalar ve daha az enerji harcayan toplu taşıma sistemleri tercih edilmelidir. Kentler bir üretim sürecinde oluşan atıkların diğer bir sürecin hammaddesi olduğu, atık üretmeyen endüstri merkezlerinin oluşmasına da ev sahipliği yapabilir.

Şu anda modern kentlerin kendi gıdalarını veya malzemelerini üretmiyor oluşu üretemeyecekleri anlamına gelmez. Eski kentler bir zamanlar küçük ve verimli bahçelerle doluydu; Paris gibi bazı kentlerden gıda ihracatı bile yapılırdı. Yoğun bir şekilde ekilmiş yalnızca 10 metrekarelik bir bahçede, bir aileye tüm yaz yetecek sebze üretilebilir, küçük kent çiftliklerinde sürdürülebilir şekilde odun üretimi yapılabilir. Ayrıca kentlerde kullanılan neredeyse tüm malzemeler geri dönüştürülebilir; metaller, taşlar, odun, çimento, asfalt, kağıt ve hatta kumaş iplikleri bile. Bu süreçte kentler enerjinin etkin bir şekilde kullanılması ve gündelik yaşamın kolaylaştırılması için kendini yenilerken, bir ekosistemin yapacağı şeyin aynısını yapmalı; yani enerjisinin çoğunu bakıma ve onarıma, azını ise gelişime harcamalıdır.

Gelişmiş ülkelerin çoğunda, kent içi ulaşımda düşük enerji tüketimli metrolar, tramvaylar ve otobüsler kullanılır. Özellikle merkezdeki eski ve canlı mahallelerde araba sayısı olabilecek en az seviyededir. Fakat Amerika’da ve birçok başka ülkede kentler, yükseltilmiş otoyollarla bölünmüş, zehirli gazların salındığı yerlerdir ve burada yaşayan insanlar ulaşım, iş geliştirme, eğitim, emniyet, kütüphaneler ve diğer kamu hizmetleri için ayrılması gereken fonlardan yararlanamamaktadır. Gelir düzeyi yüksek olanlar tekdüze banliyölerde yaşarken, kent merkezleri yoksulların ve azınlıkların yaşamak zorunda kaldıkları köhne ve güvensiz bölgeler halini almıştır. Fakat son yıllarda bu durum değişmektedir. Bu bölgeler özel ve kamusal yatırımlar için doğal olarak avantajlı olduğundan giderek daha fazla sayıda genç, aktif ve profesyonel insanın ilgisini çekmekte ve böylelikle kent merkezleri yeniden eski canlılığına kavuşmaktadır. Ekolojik ve toplumsal anlamda daha sağlıklı kentsel yaşam alanları oluşturmada başı çeken Avrupa ve Latin Amerika kentlerinin aşağıdaki stratejileri bu iyileşme sürecinde hepimize ilham verebilir:

  • Kentlerin organik şekilde gelişmesine izin verin. Dükkanlar, onların üzerindeki apartman daireleri, restoranlar, ofisler, hatta bazı hafif ve sessiz üretim merkezleri insanların yaşadığı mahallelerde olursa, insanlar sürekli gidip gelmek zorunda kalmaz. Kentlerin ekolojik olarak yeniden tasarlanmasındaki temel kural, karışık kullanım olmalıdır. Kent dokusunu arabalar değil insanlar için adım adım yeniden yapılandırmalıyız. Böylelikle yeni, verimli ve iş yoğunluklu bir yerleşim alanı, askeri/endüstriyel yapıların yerini alabilir.
  • Arabalara para vermeyi bırakın. Arabalar havayı kirletir, insanları sorumlu vatandaşlardan öfkeli sürücülere dönüştürür, neşeli ve uygar sokak yaşamını öldürerek izole bir yaşam biçimi yaratır. Arabalar pille, hidrojenle veya sıkıştırılmış havayla çalıştırılabilse bile, yaşadığımız yerleri ve yaşamlarımızı ele geçirecektir. Arabalar mevcut tüm yolları dolduracak miktardadır ve sayıları katlanarak artmaktadır; bu yüzden yaşamı sadece arabalar için kolaylaştırmak daha fazla izdihama, daha fazla küresel ısınmaya, banliyölere doğru daha fazla yayılmaya, vergilerin araba sayısını artırmak üzere kullanılmasına ve daha fazla saatin yaşamak yerine araba kullanarak geçmesine neden olacaktır. Bunun yerine hedeflenmesi gereken şey, trafiği sakinleştirip azaltmak olmalıdır. Kaldırımları daha geniş, yolları daha dar yapın, sürücüleri yavaşlatmak için tümsekler inşa edin; kesintisiz trafiği yasaklayın. Mümkün olan her yerde asfaltları kaldırın. Böyle bir ortamda, çocuklar sokakta veya sokakların yakınında oynayabilir. Kaldırımlardaki kafeler ve müzisyenler ortamı canlandırır. Arkadaşlarınızı normal sesle konuşurken duyabilirsiniz. Araba sesi yüzünden uykularınız bölünmez.
  • Konut sayısını artırın, ama bu esnada mahallelerin çekiciliği de artsın. Arabalardan geri alınan alanları kullanarak kentlerimizi parklarla, ağaçlarla, çocuk bahçeleriyle ve yenilenen nehir kenarlarıyla daha yeşil bir hale getirebilir; balkonlara, çatı bahçelerine ve avlulara yer açmak için binaların şeklini değiştirebiliriz. Çimenle ve çiçekli bitkilerle kaplı “yeşil çatılar” yağmuru emerek suyun birikmesini önler, yalıtım sağlar, ayrıca kuşlar için de yaşam alanı oluşturur. Tüm yaşamı besleyen su döngüsünün değerinin anlaşılması için, yalıtılmış parklarla dere kenarlarındaki yeşil kuşakları birleştirebiliriz.
  • Kentlerin dikey olarak gelişimini sağlayın. Mekanik asansörler sokaklardaki taşıtlardan çok daha az enerji harcar. Yüksek binalar kışın daha az ısı kaybeder, yazın ise güneş ışığıyla daha az ısınır. Bu binaların inşasında ve malzemelerin üretilmesinde kullanılan enerji ilk etapta fazla da olsa sonradan kişi başına düşen enerji oranı müstakil evlere göre daha az olacaktır.

Bu stratejilerle düzenlenecek olan modern ekokentler, insanlar için konforlu yaşam alanları sunar. Çeşitlilik içeren eğlenceler, daha canlı sokaklar ve keyifli tesadüfi ilişkiler bu şekilde ortaya çıkabilir. Bu ekokentler içinde bazı yabani türlerin bizimle beraber yaşayabileceği “yeşil çatlaklar” bile bulunabilir, böylelikle şehir merkezlerinde yaşasak bile gezegendeki ekolojik yaşam ağının bir parçası olduğumuzu hatırlayabiliriz.

Kaynak: Ernest Callenbach, 'Ekoloji'

İlgili Aramalar: ekolojik kent nedir

Bir yorum yazın