Dinlerin Mimari Açılımı

0
156

Hem Hıristiyanlığın hem de İslam’ın ilk dönemlerinde dinbilimciler, modern insanın kulağına çok garip gelecek, ama aynı zamanda üzerinde dikkatle durulması gereken bir iddia ortaya atıyorlardı mimariyle ilgili. Onlara göre güzel binalar, bizim hem ahlaki hem de ruhsal gelişimimize katkıda bulunuyordu. Bu dinbilimciler, güzel binaların bizi yozlaştırmadığını, sefa düşkünü insanlar haline getirmediğini, tam tersi, kusursuz bir ortam içinde yaşayan insanın kusursuzluğa yaklaşacağını düşünüyordu. Kısacası, içinde yaşadığımız bina ne kadar güzelse, biz de iyi bir insan olmak için o kadar çok uğraşacaktık.

Bu şaşırtıcı iddianın temelinde, başka bir inanç yatıyordu: Görsel dünya ile ahlaki dünya arasında bir paralellik olduğu inancı. Güzel mimari yapılar iyiliğin sözel olmayan bir ifadesiydi, çirkin binalar ise kötülüğün. Dolayısıyla, bizi sadeliğiyle etkileyen el oyması bir kapı tokmağı aynı zamanda gösterişten uzaklık, ılımlılık gibi erdemleri bize hatırlatma işlevini üstleniyordu. Zarif bir pencere ise nezaket kavramıyla ilgili örtük mesajlar veriyordu.

Güzellik ile iyilik arasında kurulan bu denklem, mimariye yeni bir ciddiyet ve önem kazandırdı. Eski ahşap parkelerin üzerindeki cilanın aşınmışlığında bir asalet bulmak, bu asalete hayranlık duymak bir dekorasyon unsurunu beğenmek anlamına gelmiyordu artık. Bu parkeler, dürüstlük üzerine ders veriyordu bize.

İlk dinbilimcilere göre, Tanrı’yı daha iyi kavramanın yolu da güzellikten geçiyordu; çünkü dünyadaki bütün güzelliklerin yaratıcı O’ydu. Gün batımları, ormanlar, hayvanlar, hatta evimizin içinde her gün görebileceğimiz güzellikler, örneğin zarif bir koltuk, bir tas dolusu limon, akşam güneşinin keten storlardan süzülerek mutfak masası üzerine düşmesi, bunlar hep O’nun eseriydi. Güzel binalar içinde yaşarsak, bu binaların asıl yaratıcısı olan Tanrı’nın zarafetinden, inceliğinden, zekasından, bilgeliğinden ve ahenginden biz de payımızı alabilirdik. 11. Yüzyılda yaşamış Müslüman filozof İbn-i Sina’ya göre, bir çini süslemedeki kusursuzluğa, düzene, simetriye hayran olmak demek Allah’ın zaferini teslim etmek demekti; çünkü ‘Bütün güzelliklerin kaynağı Allah’tı. 13. Yüzyılda yaşamış Lincoln Piskoposu Robert Grosseteste ise farklı bir inanca gönül vermiş olmakla birlikte İbn-i Sina’nınkine benzer bir görüş dile getirmişti: ‘Güzel bir ev düşünün, bir de bu güzel evrenimizi. Bu güzel evren ile o güzel nesne. Sonra “bu”, “o” sıfatlarını atın bir kenara. “Bu”nu ve “o”nu güzel kılan nedir, diye sorun kendinize. Güzelliğin ne demek olduğunu anlamaya çalışın… Eğer bunu başarırsanız, bütün güzel şeylerin özü olan saf Güzelliği, yani Tanrı’nın kendisini bulmuş olacaksınız.’

Eski dinbilimcilerin bir başka şaşırtıcı iddiası da şuydu: Tanrı’nın sadık bir kulu olabilmek için okumak yerine bakmak gerekiyordu. Mimarinin insanı biçimlendirme gücü kutsal kitaplarınkinden fazlaydı. İnsanoğlu dünyayı, evreni duyularıyla algılıyordu; dolayısıyla ahlaki ilkeleri, zihnimizi değil gözlerimizi kullanarak kavramamız daha kolaydı. Alçak gönüllülükle ilgili bir şey öğrenmek için İncil okumaktansa seramik fayanslara bakmak yeğdi. Bir vitray, kutsal kitabın öğreteceğinden çok daha fazlasını öğretebilirdi bize iyilik konusunda. Kısacası, güzel mekanlarda bulunmak, lüks ve sefa içinde yaşama arzusu olarak algılanmıyor, erdemli bir insan olmanın ilk şartı olarak niteleniyordu.

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz