Yalnızlık ve Boşluk Duygusunun Doğasına Dair

0
4113

Günümüz insanının bir özelliği de yalnızlıktır. Büyük bir çoğunluk yalnızlığı her şeyin dışında kalma, dışa itilme ya da ortamda olup bitene yabancı kalma türünde benzetmelerle tarif etmektedir.

Yalnızlık, pek çok birey için o kadar ürkütücü bir tehdit ki, birçokları için ara sıra kendiyle baş başa kalmak, hatta evde tek başına olmak bile inanılmaz derecede tedirgin edici olabiliyor. “Yapayalnız olduğunu fark etmekten korkan o kadar çok insan var ki,” diyor Andre Gide, “en sonunda kendilerini bulmaya hiç uğraşmıyorlar.”

Yalnızlık ve boşluk her zaman yan yanadır. Sevgilileriyle yaşadıkları ilişki şu veya bu nedenden sona erdiğinde insanların hissettiği, üzüntü ya da bir seferden eli boş dönmüş olmanın verdiği aşağılanma hissi değildir. Onlar genelde hiçbir şey hissetmediklerini anlatırlar; işte boşluk yine buradadır. Sevdiğini kaybetmek insanın iç dünyasında “esneyen bir kara delik” etkisi bırakır.

Yalnızlıkla boşluk arasındaki yakın ilişkinin nedenlerini keşfetmek hiç zor değildir. Birey, iç dünyasında neler olduğunu tam olarak bilemediği zamanlarda çareyi etrafına bakınıp başka insanlarla bağlantı kurmakta arar. Bu öylesine sarsıcı bir dönemdir ki, birey şimdiye dek yol gösterici olduğuna inandığı şeylerin kendini yönlendirmesi veya özgüvenini tekrar kazanması söz konusu olunca hiç işe yaramadığına inanmaya başlar. Diğer insanlar onun için bir umuttur. O, bu insanların yol gösterebileceğini, en azından korkularında yalnız olmadığını kanıtlayacaklarını umar. Gördüğümüz gibi, yalnızlık ve boşluk aynı endişe halinin değişik iki aşamasıdır.

Yalnızlık, bireyin korkuları ve boşluk duygusuyla birlikte ortaya çıkar. Bu duyguların nedeni, ne salt korunma ihtiyacı ne de bireyin içindeki anlamsızlığı başkalarıyla doldurma gayretidir. Birey her ne kadar kaygılandığında yanında başka bir insanın varlığını arasa da, esas neden, bir birey oluşunun temelinde diğerleriyle olan bağlantıların bulunmasıdır. Bireyin yalnız kaldığında öz varlığını da kaybetmekten korkmasına yol açan etken de budur. Biyososyal bir memeli olan insan, uzun süren çocukluk dönemi boyunca anne ve babasına bağımlıdır. Onlar sayesinde hem güven duygusunu tadar, hem de ileride yaşamla yüzleşmesini sağlayacak benlik bilincini kazanır. Birey, hayatla yüzleşebilmek adına diğer insanlarla ilişki halinde olmaya ihtiyaç duyar. Varlığını sürekli hissettiği yalnızlığın bir parçasını da bu gerçek teşkil eder.

Yalnızlık ve itilmişlik duygusunun ortaya çıkmasındaki göz ardı edilmemesi gereken diğer bir etken, toplumsal anlamda kabul görmenin bizim kültürümüzde son derece sarsılmaz bir önceliği oluşudur. Toplum tarafından kabul görmek endişelerimizi azaltır, prestijimizi belirler. Bu da demek oluyor ki her zaman aranan birisi olarak ve asla yalnız kalmayarak diğerlerine zaferimizi kanıtlamak durumundayız. Eğer toplumda seviliyorsak yani sosyalleşmede başarılı olmuşsak, yalnız kalacağımız zamanlar çok nadir olacak demektir. Başka seçeneğimiz yoktur, çünkü cemiyet tarafından istenmeyen insan damgasını yemek yarışı baştan kaybetmekle eş anlamlıdır. “Çelik Adamlar”ın döneminde itibar görmenin başlıca şartı belli bir ekonomik güce ulaşmış olmaktı. Günümüzde ise, toplum tarafından sevilmenin ilk şart olduğuna ve ekonomik güç ve şahsi saygınlığın ancak bu şekilde kazanılabileceğine inanılıyor. Arthur Miller’ın ünlü oyunu “Satıcının Ölümü”nde Willie Loman’ın oğullarına öğüdü hep sevilen bir insan olmaya gayret etmeleridir; böylece hayatta hiçbir şeyi istemelerine gerek kalmayacak, her şey ayaklarına gelecektir.

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz