Trajedi Anlayışımızın Kayboluşu

0
246

İnsanın birey olarak varoluşundaki değeri ve gururu algılamaktan uzaklaşmamızın son bir sonucu da insan hayatının trajik önemi karşısındaki duyarsızlığımızdır. Trajedi dediğimiz, bireyin değerine olan inancımızdan başka bir şey değildir. Trajedinin içinde insana karşı derin bir saygı ve onun haklarına ve kaderine duyulan bağlılık vardır.

Arthur Miller, “Satıcının Ölümü” adlı oyununun önsözünde hayatımızda trajedinin gittikçe azaldığına değinir. Arthur Miller’a göre trajik karakter, ‘bireysel onurunu güvence altına almak uğruna her şeyini feda edebilecek birey’dir. “Trajik olay” ise ‘insan kişiliğinin çiçek açıp kendini bulabileceği ortamın oluştuğu andır. Bu ortamın oluştuğu dönemlerde Batı Edebiyatı tarihinin en güzel trajedilerinin yazıldığı bir gerçektir. Bunu görmek için Aeschylus ve Sofokles’in Oedipus, Agamemnon ve Orestes’i yazdığı tarih olan beşinci yüzyılda Yunan Edebiyatı’na veya Skakespeare’in bizlere Hamlet, Makbet ve Kral Lear’ı hediye ettiği Elizabeth dönemi İngiltere’sine bakmak yeterlidir.

“Boşluğun” hakim olduğu çağımızda trajedinin giderek az rastlanır bir şey olduğunu gözlemliyoruz. Son zamanlarda yazılmış bir takım trajediler olsa bile bunların trajik teması da Eugene O’Neill’in “Buzadam Geliyor” adlı eserindeki gibi insan hayatının boşluğu ve anlamsızlığı oluyor. “Buzadam Geliyor” adlı oyun bir barda geçer. Barda alkolikler, hayat kadınları ve daha sonradan psikolojik nevrozun eşiğine gelen oyunun esas karakteri bulunmaktadır. Oyun boyunca bütün bu insanlar, hayatlarında en son ne zaman bir şeye gerçekten inandıklarını hatırlamaya çalışmaktadırlar. Oyunda acıma duygusunu ve klasik trajedi dehşetini veren unsur ise insanlık onurunun büyük bir boşluğun içinden izleyiciye yansıyan yankılanışıdır.

Arthur Miller’ın “Satıcının Ölümü” adlı oyunu sıradan insanların trajedisini anlatan ender eserlerden biridir ve bu sıradan insanların dünyası da bizim içinde yaşadığımız toplumdur. Oyunun  esas karakteri Willie, toplumun ona öğrettiklerini ciddiyetle kabullenmiş; yorulmak nedir bilmeden çalışmanın ve ekonomik gücün tek gerçek olduğuna inanan ve insanın doğru mevkilerde doğru insanları tanıması durumunda sırtının yere gelmeyeceğine ikna olmuş bir adamdır. Bizler için Willie’nin boş hayallerini fark edip onlarla alay etmek kolaydır, ancak esas nokta bu değildir. Önemli olan, Willie’nin bu öğretilere gerçekten inanmış olmasıdır. Willie, kendi varlığını ciddiye almış birisidir ve bu yüzden kendisine öğretileni hayattan beklemeye de hakkı vardır. “Onun mükemmel birisi olduğunu söylemiyorum” der Willie’nin karısı, çocuklarına Willie’nin bunalımını anlatırken, “ama o da bir insan ve başına gelenler çok korkunç. Onun için onun durumuna dikkat etmek ve ona ilgi göstermek zorundayız.” Trajik olan gerçek, Willie’nin ne Kral Lear gibi haşmetli ve saygı duyulan ne de Hamlet gibi iç dünyası çok zengin birisi olmasıdır. Karısının deyimiyle o ‘sığınacak bir liman arayan ufak bir kayık’tır. Willie’ninki bütün bir tarih dönemine mal edilebilecek bir trajedidir. Willie gibi kendilerine öğretilen her şeye yürekten inanan ama sonradan hepsinin koca bir yalandan ibaret olduğunu anlayan binlerce insanı düşünecek olursak, o zaman eski çağlardaki trajedilerde olduğu gibi acıma hissi ve korkuyla dolabiliriz. “O asla kim olduğunu bilemedi”, fakat o kim olduğunu bilebilme hakkını çok ciddiye almıştı.

Trajedi, insanın özgür doğasına ve kendini gerçekleştirme isteğine çok ciddi yaklaşır. Bu da “insanın yıkılmaz iradesinin onu gerçek insanlığa götüreceğine” olan inancın bir göstergesidir.

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz