İştah ve İhtirasın Doğadaki Tahribatı

0
152

Doğanın esnekliğinde, yani kendini yenileme kapasitesinde insanın yerleşim yoğunluğu kilit etkendir. Şehirler olmasın, diyemeyiz. Ancak şehir nüfusu ürettiğinden çok tüketmeye başladığında o şehrin (örneğin İstanbul’un), yerel ayak izinin doğanın kendini yenileme kapasitesi içinde kalmayacağı çok aşikar. İstanbul için Melen’in, Rezve’nin; Ankara için Kızılırmak’ın suyunu çalmak işte bu kendini yenileme kapasitesini aşmasının bir sonucudur.

Yenileme kapasitesini aşmamak ve yeşil izler bırakabilmek için yerelleşme ve ölçek küçültme bu yüzyıl içinde kaçınılmaz.

Doğayla dost bir yaşam kurarken yiyeceklerimiz yerelde üretilmeli ve mevsiminde yenmeli. Giyeceklerimiz pamuk, kenevir, yün gibi yerel ve doğal liflerden örülmeli, yerel atölyelerde dikilmeli. Yapılar taş, kerpiç ve tahta gibi doğal malzemelerden, yerel mimarinin yeni gereklere uygun olarak yenilenmesiyle inşa edilmeli. Diğer kullanım aletleri bölgesel ticarete uygun olarak, doğaya dost üretim şekilleriyle yerelde, doğa dostu enerji kullanılarak üretilmeli. Kullan-at kültürü yerine kullan-yeniden kullan ve tekrar tekrar kullan üzerine kurulu temiz üretim-sıfır atık kültürü yerleşmeli. Ancak nedense bunlar hep bireysel seçeneklermiş gibi anlaşılıyor. En basitinden “yerel ve mevsiminde yiyin” diyoruz. Bütüne baktığımızda değişen bir şey yok. Niye yok? Çünkü ekonomiyi, bunları sağlayacak biçimde şekillendirmek üzere yola çıkamadık henüz. Doğayla olan bağımızı ve doğaya olan bağımlılığımızı reddeden yeknesak bir politik-ekonomik sisteme ve tüketici kültüre karşı çıkmadık. Yereli ön plana çıkaran ekolojik bölge sınırları ile siyasal sınırların örtüştürülmesine yönelik bir biyobölgesel yaklaşımın İçişleri Bakanlığı’nca ortaya atıldığını da hiç duymadık.

Doğayla dost bir toplumun yaratılması için öncelikle yeni kurumsal ve siyasal mekanizmaların kurulması gerekiyor. Bu mekanizmalar kurulmadığı zaman, birileri benim vadimi sular altında bırakacak barajın inşasına merkezde karar verip, güya başka insanlar karanlıkta kalmasın diye benim atalarımdan gelen hakkımı ve o vadide binlerce yıl yapacağım tarımsal üretimimi yok edebilir. O zaman ben de şehirlere göçer ve milyonların arasına karışırım. Şansım varsa, iş bulursam Taksim Meydanı’nda hormonlu etten yapılmış dönerleri keser, insanları öyle beslerim.

Bunun tersi durumda, yerel kararlar ancak yerelde alınır. İnsan, köklü bir mekan bilgisiyle, canlılar ve doğanın tümü hakkındaki bilgisini, onlara verdiği değerle pekiştirirse; doğaya saygılı bir anayasa kapsamında yerelde hayatını sürdürürken başka canlı topluluklarını dolaylı veya doğrudan tehdit etmezse; canlıları ve yaşam alanlarını koruyan, biyoçeşitliliği artıran ekosistemin işlev ve yapısını korursa; kendi türünün üyelerini aynıymış gibi değerlendirmez, öncelikle toplum içinde en zor durumda olanlara yardım etmek üzere politika ve uygulamalar geliştirirse, o zaman belki dünyada aç insan kalmaz ve toplumsal barış hüküm sürer.

Ama günümüzün sorunu açlık değildir. Açlık bir sonuçtur. Günümüzün sorunu, açlığa yol açan iştahın ve ihtirasın dizginlenmemesidir. Bunun yolu ise iştahı kapatacak ve ihtirası köreltecek kurumların ve diğer sosyo-politik sistemlerin kurulmasından geçer.

Bu yazılar da ilginizi çekebilir


CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here