Suçluluk, Istırap ve Kendini Baltalayan Davranışlar

0
928

Nevrotik suçluluk duygusu, çocukluğumuzun aşina modellerinden ayrılmaya ve ebeveynlerimizin onayını alamayacak şekilde hareket etmeye kalkıştığımızda yaşadığımız suçluluk duygusudur. Bilincimiz bizi tehdit eder ve eylemlerimizi sabote ederek, özdeğer duygumuzdan desteğini çekerek, aile tabularını bozduğumuz için bize acı çektirerek, yaramazlık ettiğimiz için bizi cezalandırmaya çalışır.

Diğer yandan, varoluşçu suçluluk duygusu hayal dünyasına çekildiğimizde, potansiyelimizi gerçekleştirmek ve güçlerimizi kullanmak konusunda kendimizi engellediğimizde veya gelişmemiz gereken konularda gelişemediğimizde ortaya çıkan suçluluk duygusudur. Geri çekildiğimizde varoluşçu suçluluk duygusuyla karşılaşırız, ileriye doğru hareket ettiğimizde ise nevrotik suçluluk duygusu karşımıza çıkar. Sadece özdeğer duygumuzu, gelişim ve mutluluk ile ilgili dürtülerimizi destekleyerek ve güçlendirerek, nevrotik suçluluk duygusunun ve endişesinin sesine karşı savaşarak, gerçek benliklerimizi gerçekleştirebilir ve gerçek kapasitelerimizi keşfedebiliriz.

Ancak çoğumuz ıstıraba bağımlıdır. Sanki içimizde, çocukken ayarlanmış, belli bir derecede tutmak zorunda olduğumuz bir mutluluk/mutsuzluk termostatı varmış gibi, o ilk ayarı yeniden tutturmayı garantileyen olayları yaratmaya devam ederiz. Eğer termostatımız 38 dereceye ayarlanmışsa ve biz içerideki havamızı haftalarca 75 derecede bırakırsak, alışık olmadığı sıcaklıktan korkan içimizdeki çocuk ortalama dereceyi 38 derecelik sıcaklığa daha yakın bir seviyeye getirebilmek için, o zaman süresince bir derin dondurma işlemi yaratacaktır. İçimizdeki bu korkmuş çocuk, nasıl da merhametsizce, sinsice ve zekice kontrolleri ele alır! Onunla karşılaşana, korkusunu duyana ve endişesini yatıştırmayı öğrenene dek termostatı düzenlemek için ne kadar da az gücümüz vardır; ta ki onun için bildiği eski ve aşina güvenlik biçimlerinden daha cazip hale gelen, yeterli tatmini sağlayacak, egoyu geliştirecek, yaşamı onaylayan ve büyümeye yönelik deneyimler yaratana kadar.

Bu olana dek ıstırabı seçeriz. Gerçek duygularımıza ve enerjilerimize kendimizi kapattığımızda, hayatta olduğumuzu hissedebilmek için ıstırap çekeriz. Istırap çekeriz, çünkü içsel Furia’larımızın (Yunan mitolojisindeki Erinys’le bir tutulan, suçluları cezalandıran yılan saçlı Roma tanrıçaları) gerçek ve hayali suçlarımız için bizi cezalandırması gerekir. Değersiz ve bağışlanamaz öz imgemizi sürdürmek için, sempati ve yardım alabilmek için, öfkemizi başkalarına yöneltmekten kurtulmak için ve başkalarının bize yapacaklarından korktuğumuz şeyleri kendimize yaparak yaşayacağımız kayıp ve hayal kırıklığı duygularını kontrol altında tutabilmek için ıstırap çekeriz. Kendimizi yetersiz ve beceriksiz tutarız, çünkü kendi saldırganlığımızdan ve gücümüzden korkarız, başkalarının küskünlüğünden ve kıskançlığından korkarız ve her şeyin ötesinde, ebeveynlerimize baskın çıkmaktan ve içsel ebeveynimizin içimizdeki çocuğa öfke duymasından, onu reddetmesinden veya terk etmesinden korkarız.

Kendimize olumsuz mesajlar veririz, bağımlı oluruz, kendimizi inciten aşk ilişkilerine sokarız, bizi tatmin etmeyen veya gerçek kapasitemizi kullanmamıza izin vermeyen işler seçeriz. Kendimizi zevkten, cinsel tatminden, anlamlı ilişkilerden mahrum ederiz. Bizim için önemli olan hedefler için çalışmaktan ve bizi mutlu eden ve özdeğer duygumuzu geliştiren yeteneklerimizi kullanmaktan sakınırız. Öz savunmaya yönelik davranışlarımızı tekrarlamayı ve bir kurban olarak (içimizdeki baskıcı ebeveyn sesi tarafından yönetilen çılgın bir dünyadaki aciz çocuklar olarak) duruşumuzu sürdürmeyi seçeriz.

Neden? Çünkü korkarız. Çünkü içimizdeki korkmuş, aciz çocukla ve reddedici içsel ebeveynle çok fazla özdeşleşmişizdir. Çünkü başka bir var olma biçimi için gerekli örnekleri yeterince yaşamamış, özümseyememişizdir. Çünkü henüz gerçek benliğimizin örtüsünü kaldırıp, onu keşfetmeye ve büyütmeye yardım edebilecek sevecen, bilge bir içsel ebeveyn yaratmamışızdır ki böylece o da yeterli ve sağlıklı bir yetişkin haline gelebilsin.

Eğer zayıflıklarımızı özendiren, filizlenen egolarımızı şişiren, bağımlılığımızı teşvik eden ve özel bir muameleyi ve bakımı hak ettiğimize bizi inandıran müsamahakar ebeveynlerimiz olsaydı, belki reddedici içsel sesler başımıza bela olmazdı. Ancak yine de, bizi zayıflatan kendini baltalama batağına saplanabilir ve yetişkin benliklerimizle ilgili güven duygusundan mahrum kalabilirdik. Müsamahakar ebeveyn, ruh sağlığımız için, reddedici ebeveyn kadar zararlı olabilir. Her iki tür de, bizim bir çocuk olarak, hem çocuk olma hem de bütünleşmiş, etkin ve yeterince mutlu bir yetişkin olma kapasitemizi geliştirmeye yönelik ihtiyaçlarımızı karşılamayı hedeflemekten çok, kendi bencil ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde ebeveynliğe yaklaşır.

Istırabımıza ve kendini baltalayan modellerimize tutunmamızın pek çok nedeni olabilir. İçimizdeki ebeveynin sesinin verdiği güvenlik duygusundan kopmaktan korkabiliriz. İçimizdeki müsamahakar ebeveyn sesinin verdiği mutluluktan vazgeçmekten korkabiliriz. Aynı zamanda kendimize yönlendirdiğimiz, içsel gücü koruma ve gizli bir intikam alma aracı olarak kullandığımız ve ailemize karşı duyduğumuz öfkemizi bırakmak konusunda gönülsüz olabiliriz. Sloganımız “yenilerek yenmek” olabilir. Kendimizi yetersiz ve kurban durumunda bırakarak, meşru olarak gelişimimizi sağlayan ebeveynlerimizin bir parçasını hayal kırıklığına uğratabiliriz. Onlara ve başkalarına mutluluğumuza katkıda bulunmanın tatminini vermeyi reddedebiliriz; dikkate, özel muameleye, sempatiye ve her şeyden öte özerk bir yetişkin olarak yaşamanın sorumluluğundan muaf kalmaya hakkımız olduğunu düşünebiliriz.

Öfkemizin bilincine varana ve onu yeniden yönlendirmeyi öğrenene kadar geçmişin modelleri üstünde çalışmaya başlayamayız. Aradığımız yaşamsal tatminleri, korkumuzun farkında olana ve onu susturmayı, aşmayı öğrenene ve gerçek benliklerimizi destekleme ve geliştirme sorumluluğunu alana dek oluşturamayız.    

Bu yazılar da ilginizi çekebilir


CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here