Okuma, Okuma, Okuma!

0
166

“-Nedir o büyük sır?

-Bilmen için yaşaman gerek. Yaşamak için cesaret.”

Bakışlarım rahlenin üzerindeki kitaba kaydı. Babası Baha Veled’in kaleme aldığı Maarif’ti. Ona daha önce “artık babanın yazdıklarını okuma” demiştim. Demek hala okuyordu. Biliyordum alışkanlık bağlılıkların en kötüsüdür. En zor vazgeçilenidir. Ama alışkanlıklarını yenemeyen bir derviş kendi nefsini nasıl yenecekti? Alak suresinde “Yaradan Rabb’inin adıyla oku” denmişti, ben Celaleddin’in yüzüne üç kere tersini haykırdım.

-Okuma, okuma, okuma!

Bir çocuk gibi sarardı yüzü. Suskunluk ağır bir nem gibi kapladı çilehaneyi. Suçluluk bir dağ gibi çöktü omuzlarına Celaleddin’in. Titreyen elleriyle Maarif’in kapağını kapattı. Kitabı yanındaki rafa koydu. Baktım rafta başka kitaplar da vardı: Feriduddin Attar’ın Esrarname’si, Muhyiddin ibnu’l-Arabi’nin Füsusu’l Hikem’i, Ebu’-l Ferec el Isfahani’nin Kitabu’l Agani’si, Kuseyri’nin Risale’si, Gazali’nin İhya-i Ulumi’d Din’i, Kelile ve Dimne, Binbir Gece Masalları hadi bunlar neyse de o kendini peygamber sanan Mutenebbi lakaplı Küfeli şairin Divan’ını görünce bir kuşku kapladı içimi. Yoksa yanılmış mıydım, yoksa bana onu vaat edeni yanlış mı anlamıştım? Yoksa Belhli Baha Veled’in oğlu Muhammed Celaleddin değil miydi Allah’ın o gizli sevgilisi? Yoksa boş bir hayalin peşi sıra mı sürükleniyordum, rüzgarın önünde savrulan kuru yaprak misali?

….

-Ne zamana kadar başkalarının kitaplarını okuyacaksın Muhammed Celaleddin? diye çıkıştım. Nereye kadar başkalarının sözlerinde arayacaksın kendi sırrını? Baban gibi ulemaların da olsa, sözü kuyumcu gibi dokuyan şairlerin de olsa, ruhun buzdan ince tabakasının üzerine kelamdan binalar kuran alimlerin de olsa bırak eski sözler, eskide kalsın. Sen kendi sırrını, kendi sözlerinin içinde bulabilirsin ancak.

-Duraksamayla, beklemekle, ayak sürümeyle olmaz. Beklenecek vakit değildir. Gece aralanmıştır, gün ışımış, yol görünmüştür, ya şimdi geçilecek ya da hiçbir zaman.

Uykusuzluktan mest olmuş gözleri nemlendi, solgun yüzünü incecik bir keder kapladı. O an öyle güzel, öyle masum, öyle mübarek görünmüştü ki gözüme. Tövbe tövbe eğer bir sureti olsaydı yüce Allah’ın “işte budur” derdim. “İşte Celaleddin’in yüzüdür o”. Ama dağladım içimde uyanan hayranlığı. Yapmam gerekeni hatırlayıp, kuşandım sertliğimi. Çünkü hayat bir köprüdür denmişti, sırra erenler bu dünyada geçer onun üzerinden, sırra ermeyenler ahrette. Celaleddin bilmiyordu, ama yeni bir imtihan vardı önünde.

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz