Ölüm Anksiyetesi Nedir?

0
2295

Her insan ölümden kendi tarzında korkar. Bazı insanlar için ölüm anksiyetesi hayatın arka planındaki müziktir ve her etkinlik o anın bir daha asla gelmeyeceğini düşündürür. Eski bir film bile içindeki bütün aktörlerin artık toprak olduğunu düşünmeden edemeyenler üzerinde çok güçlü bir etki bırakır.

Bazı insanlar için anksiyete daha gürültücü, daha zaptolunmazdır ve sabahın üçünde patlayarak kişiyi ölüm hayaletinin karşısında nefes alamaz halde bırakır. Bu insanlar etraflarındaki herkes gibi kendilerinin de yakında öleceği düşüncesiyle kuşatılırlar.

Yaklaşan ölümle ilgili belirli bir fantezi bazı insanların peşini bırakmaz: kafalarına doğrultulmuş bir silah, Nazi idam mangası, üzerlerine doğru gelen bir lokomotif, köprüden veya gökdelenden düşmek gibi.

Ölüm senaryoları daha göz kamaştırıcı biçimler de alabilir: tabutta kilitli kalmak, burun delikleri toprakla dolu bir şekilde ölü, ama her şeyin farkında olarak karanlıkta sonsuza dek uyanık bir şekilde yatmak; başka biri, sevdiği bir insanı bir daha görmemek, duymamak ya da ona dokunmamaktan korkar; bütün arkadaşları yukarıdayken toprak altında olmanın acısını hisseder. Ailesine, arkadaşlarına, kendi dünyasına neler olacağını hiç bilmese de hayat tıpkı daha önce olduğu gibi devam edecektir.

Hepimiz her gece uykuya dalarken ya da anestezi altında bilincimizi kaybederken ölümü tadarız. Yunan sözcük dağarcığında ölüm ve uyku, yani Thanatos ve Hypnos ikiz kardeştir. Çekoslavak varoluşçu yazar Milan Kundera da unutma edimiyle ölümü önceden tattığımızı ileri sürer: “Çoğu insanı ölüm konusunda dehşete düşüren şey geleceğin kaybı değil, geçmişin kaybıdır. Aslında unutma davranışı hayatın içinde her zaman var olan bir ölüm biçimidir.”

Çoğu insan için ölüm anksiyetesi açık, kolayca tanınabilir, ama stres yaratan bir durumdur. Bununla birlikte diğer insanlar için ölüm korkusu gizli ve örtülüdür, başka semptomların ardına gizlenir ve yalnızca keşif, hatta kazı işlemiyle tanımlanır.

Çoğumuz ölümle ilgili anksiyeteyi kötülük, terk edilme veya yok olma korkusuyla birleştiririz. Bazıları ebediyetin büyüklüğü, sonsuza dek ölü kalma fikri karşısında sendeler; bazılarıysa var olmama durumunu kavramada zorluk çekip öldükten sonra nerede olacakları sorusunu düşünüp dururlar; kimileri bütün kişisel dünyalarının yok olmasının verdiği dehşete odaklanır, kimileriyse ölümün kaçınılmazlığı konusuyla boğuşur.

Bazıları korkularını daha ileri götürüp dayanılmaz bir sonuca varırlar: ne dünyalarının ne de onlara dair anıların hiçbir yerde var olmayacağına inanırlar. Sokakları, aile toplantıları, anne babaları, çocukları, yazlıkları, liseleri, en sevdikleri kamp yerleri, hepsi onların ölümleriyle birlikte yok olacaktır. Hiçbir şey sabit, hiçbir şey kalıcı değildir. Böylesine çabuk kaybolan bir hayatın nasıl bir anlamı olabilir ki?

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz