Tek Başına Olma Korkusu Üzerine

0
239

Çağımız insanının yalnızlığında tek başına olmaktan duyulan korku vardır. Bizim kültürümüzde bireyin yalnız olduğunu dile getirmesi yadırganmaz. Yalnızlığı dile getirmek, tek başına olmanın kötü bir şey olduğunun açıkça itiraf edilmesidir sadece.

Bazen ‘her şeyden biraz olsun uzaklaşmak’ için kendi köşesine çekilmek isteyen bireyi çevremiz hoşgörüyle karşılar. Ancak bir partide tek başına olmaktan zevk aldığını söyleyene garip bir yaratıkmış gözüyle bakılır. Zamanının büyük bölümünü tek başına geçiren insanların toplumun terazisinde defolu bir maldan farkı yoktur. Toplumda yerleşmiş kanılar, tek başına olmayı istemenin bir tercih meselesi olabileceğini asla kabul etmez. Zira, tek başına kalmaya mecbur olanlar sadece ‘hayatta kaybedenler’dir.

Çeşitli yerlere davet edilmek, başkalarının çağrılarımızı kabul etmesi, en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biridir. Hep istediğimiz şey randevu defterimizde tek boş anın olmamasıdır. Burada arzuladığımız, başkalarıyla sohbet etmek, insanlarla fikir alışverişinde bulunmak ya da sıcak bir ortamda rahatlamak değildir. İçimizden bazıları bu gerçeğin farkındadırlar ve bir yere davet edildiklerinde ‘Maalesef gelemeyeceğim’ diyebilmeyi her şeyden fazla isterler, ama davet edilme şansı da reddedemeyecekleri bir şeydir. Bilirler ki, davetleri sürekli geri çevirenler er ya da geç artık hiçbir yere çağrılmaz olurlar. İşte bilinçaltından kafasını uzatan o sinsi korku, tamamen dışlanma endişesidir.

Hemen hemen tüm tarih boyunca insanlar yalnızlıktan kaçmaya çalışmışlardır. On yedinci yüzyılda, ünlü Fransız matematikçi ve filozof Pascal, yaptığı gözlemlere dayanarak insanların kendilerinden uzaklaşabilmek amacıyla pek çok değişik faaliyete yöneldiklerini savunmuştur. Kierkegaard ise yüz yıl önce kaleme aldığı eserlerinde insanların gürültülü eğlencelere dalarak kendi yalnızlığını unutmaya çalışmasını, Amerika’nın dağlık bölgelerinde yırtıcı hayvanların ateşle veya bağırışlarla uzaklaştırılmasına benzetir. Geçmişle bugün arasındaki tek fark yalnızlık korkusunun daha yaygın, savunma mekanizmalarının ise daha katı hale gelmiş olmasıdır.

Genelde günlük deneyimlerimizde yalnızlığın nefesini bu denli yoğun hissetmeyiz. Hepimizin yalnızlık fikrini kafamızdan atmak için geliştirdiğimiz metotlar vardır ve bunlar sayesinde yalnızlık korkumuz, ara sıra canımızı sıkan ve uyanır uyanmaz unutmaya şartlandığımız birkaç kabus dışında pek ortaya çıkmaz. Ancak ne olursa olsun, konunun özü hiç değişmez. Yalnızlık, falancanın partisine çağrılmadığımızda ya da bize eskiden ne kadar popüler olduğumuz hatırlatıldığında beynimizden belli belirsiz geçen o düşüncelerde gizlidir. Eğer bizler, yirminci yüzyılın dürüst bireyleri olarak gözlerimizi kendimize doğrultursak, binlerce maskenin altında en yakın dost olarak terk edilmişliğimizi bulmaz mıyız?

‘Benlik bilincini yitirmek’, tek başına olmanın getirdiği temel kaygıdır. İnsanlar yanlarında hiç kimse ve hiçbir şey bulunmaksızın uzun süre tek başlarına kalma fikrine yoğunlaştıklarında, ne olacağı belirsiz bir sona yaklaştıklarını hissederler. İnsanların bazen uzun süre tek başlarına olmaları durumunda, çalışamayacaklarını ve yorulmalarına neden olacak bir iş yapamayacaklarını; dolayısıyla da uyumalarının da imkansız olacağını belirtmeleri ilginçtir. İnsanlar ayrıca uyku ile uyanıklık hali arasında bocalayacaklarını, dolayısıyla da öznel benlikleri ile nesnel dış dünya arasındaki ayrımı da kaybedeceklerini tahmin etmektedirler.

Bireyin kendi varlığı ile ilgili olarak edindiği izlenimler, başkalarının onun için düşündükleri ve söylediklerinin bir sonucudur. Bu hemen hemen herkes için böyledir. Fakat bazı insanlar için kendi varlıkları o denli başkalarına bağlıdır ki bu bireyler, başkaları etrafta olmadığı takdirde benliklerini tamamen yitireceklerine inanırlar. İster inanın ister inanmayın, aslında pek çok insan bir anlamda kördür: Yollarını ancak çevrelerindeki birçok nesneye dokunarak bulabilirler.

Eğer uç boyutuyla ele alacak olursak, kendi benliğini yitirme korkusu, gerçeklerden koparak ruhsal bir bunalıma girme korkusuyla aynıdır. Ciddi şekilde bunalımın eşiğine gelmiş bireyler acilen başka insanlarla bağlantı kurma zorunluluğu duyarlar. Gerçek dünyaya tekrar dönüş yapabilmenin en güvenilir yolu da budur zaten.

Modern çağ insanı iç dünyasında onu çepeçevre saran boşluğun kesinlikle farkına varmıştır. Bu yüzden, her zamanki tanıdıklarının yanında olmaması, günlük programını unutması, işlerinin tekdüze döngüsünden çıkması veya zaman bilincini kaybetmesi durumunda, bunalım tehlikesine benzer bir tehditle yüz yüze gelmekten korkar olmuştur. Alışageldiği olaylar ya da insanlar bir anda yok olursa, birey kendi ruhunda depoladığı güce sığınmak isteyecektir. Ne var ki, modern çağ insanlarının pek azı bu gücü kullanmayı başarabilir. Bu demek oluyor ki yalnızlık, hayal ürünü bir kaygı değil, son derece gerçek bir tehlikedir.

Yalnızlığı saf dışı bıraktığı için olsa gerek, toplumda sevilmek ve kabul görmek beraberinde inanılmaz bir gücü getirir. Sosyal grupların içinde yerini almış birey rahattır; ana karnındaymışçasına güvende hisseder kendini.  Özde bağımsız olmayı dileyen benliğinden vazgeçmek pahasına da olsa, geçici bir süre için yalnızlığını bertaraf edebilmiş ama yalnızlık krizlerinde tek gerçek kurtarıcısı olacak ‘iç gücünü’ yine reddetmiştir. “İçleri doldurulmuş insanlar” ne kadar “birbirlerine yaslanırsa yaslansınlar” hep yalnız olmaya mahkumdurlar, çünkü “içi boş” insanların onlara sevmeyi öğretebilecek bir dayanakları yoktur.

Bu yazılar da ilginizi çekebilir


CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here