Yoğun Protein İçerikli Besinler

0
299

Geçen yüzyılda, natüristlerin hareketi baş gösterdiğinde ve etsiz beslenme düzeni yaygınlaşmaya başladığında, tıp dünyası matematiksel hesaplarla insanların bedensel ve zihinsel yeteneklerini koruyabilmesi için günlük olarak belirli miktarlarda protein almak zorunda olduklarını kanıtlamaya çalışmıştır. Başka sözlerle ifade edilecek olursa; ne zaman biri kendini kötü hissetse, çabuk yorulduğunu veya hasta olduğunu söylese, doktorlar, adeta bir modaymış gibi insanları doğa kanunlarının tam tersine yönlendirmeye çalışıyorlardı.

Protein içerikli besin maddeleri bir süre için bir canlılık verir, çünkü bu maddeler insan vücudunda hemen toksinlere dönüşür. Hayvansal gıdaların yüksek ısılarda zehre dönüştüğü bilinen bir şeydir. Tıpkı insan vücudunda olduğu gibi.

Günümüzün bilginleri öylesine ileri gidiyorlar ki, insanların biyolojik olarak etoburlar sınıfına ait olduğunu kanıtlamaya çalışıyorlar. Oysa evrim teorisine göre insan, maymunlar sınıfına girmektedir ki bu da onların sadece meyve ve bitki yediğini, yani otobur olduğunu gösterir.

Yetişkin bir insanın, geleneksel fizyolojinin dayattığı protein miktarına neden gerek duymadığını gösteren asıl kanıt zaten anne sütüdür. Anne sütü %2.5-3 oranında protein ihtiva eder ki doğa sadece bu kadarla yeni bir insan vücudu için gereken temeli yaratır.

Bozulmamış, harcanmamış ve “tüketilmemiş” bir şeyi yerine koyma çabasıyla daha fazla yanlış yapılmaktadır. Metabolizmayla ilgili mevcut yanlış görüş (Bakınız: Metabolizma), tamamıyla geleneksel fizyolojinin kurucusu olan “bilim adamlarının” kimya ve özellikle de organik kimya konusundaki eksik bilgilerinden kaynaklanmaktadır. Yaşam, protein oluşması için protein tüketmek gibi saçma bir düşünce temelinde değil, fizyolojik ve kimyasal değişim bakımından metabolizma temelinde gerçekleşiyor. Örneğin, ineğin süt üretebilmesi için süt içmesi mi gerekir? İsviçre’nin Basel Üniversitesi’nde fizyolojik kimya dalında ünlü bir uzman olan Prof. Von Bunge, ki onun kitapları tıbbi öğretilere dayanmıyor – yaşamın, yani yaşam gücünün, maddelerin (besin maddelerinin) değişimi temelinde gerçekleştiğini, böylece gücün, ısının ve elektriğin açığa çıkarak, vücutta verimliliğe, performansa dönüştüğünü söylüyor.

Maddelerin dönüşümü, eski hücrelerin yenisiyle değiştirilmesi yoluyla gerçekleşmiyor. Mineraller, hayvan ve bitki yaşamının temel taşlarıdır ve bahsedilen bu değiş-tokuş sistemi, hiç de şimdiye dek öğretildiği şekilde gerçekleşmemektedir.

Ağırlıklı olarak etle beslenen birinin, vejetaryen beslenen “karbonhidrat tüketicisinden” neden daha uzun ömürlü olabileceğini “Oruç Kürü” ve “Hastalıkların Asıl Nedeni” başlıklı yazılarda açıklamıştım. Et tüketicisi, az miktarda yediği hayvansal besin maddeleriyle vücudunda daha az katı ağırlık maddeleri üretir, fakat karbonhidrat tüketicisinin ilerde ortaya çıkabilecek hastalıkları çok daha tehlikelidir, çünkü o vücudunda et tüketicisinden daha fazla toksin, irin ve ürik asit biriktirir.

İnsan beslenmesindeki gerçeği öğrendiğinizde, fizyologların insanlara bilinçsizce standart bir protein miktarını, ki bu miktar gün geçtikçe azalıyor, dayatarak nasıl bir yanlışlığa neden olduklarını siz de göreceksiniz. Onlar kadar ilerleme yanlısı olan “beslenme uzmanları” da o büyük “bilinmeyen”den, yani insan vücudundaki atıktan habersizce bazı yargılarda bulunuyorlar. İnsanoğlu binlerce yıl boyunca besin değerleri listesi olmadan çok daha sağlıklı yaşamıştır. Doğrusu, bu fizyologların birinin bile “aşçısına” besin değerleri hakkında bir bilgi verdiğini sanmıyorum.

Bu saçmalıklar bize bilim olarak öğretiliyor. Bazıları, bunlardan biri de Profesör Chittenden’dir, enerji ve dayanıklılığın, besinlerin azaltımıyla güçlendiğini deneylerle ortaya çıkarmışlardır. Profesör Hindhede, proteinin hemen hiç dikkate alınmaması gerektiğini kanıtlamıştır. Fletcher daha da ileriye gitmiştir ve günde sadece bir sandviç tüketerek “umutsuz vaka” denilen hastalığını iyileştirmiş, inanılmaz bir dayanıklılık kazanmıştır.

Bir zamanlar “bilimsel protein” gerekliliğine inandığım sıralar, bu gerekliliğe sıkı sıkıya bağlı kalmadığım takdirde, başıma gelebilecek kaçınılmaz sonuçlar beni de korkutuyordu. Fakat bu korkularımı aştığımda ve o zamana kadar bilinmeyen, inanılmaz gerçeği keşfedince bunu denedim ve kanıtladım da. Mukus ve tüm toksinlerden arınmış bir vücut, minimum bir proteinle, ki bu da meyvede mevcuttur- en yüksek enerjiye ve dayanıklılığa erişmektedir.

Proteinin temel bileşenlerinden biri olan azot, insan makinesini ayakta tutabilmek için önemli bir faktör olarak kabul ediliyorsa, yani yaşam gücü tamamıyla azota bağlıysa, o halde sanırım, yukarıda sözünü ettiğim ideal yaşam koşullarında azot, hava yoluyla sağlanmaktadır.

Protein oranı yüksek besinlerin, sağlıklı kalabilmek için bir gereklilik olduğu yanılgısı, getirdiği sonuçlarıyla, olması gerekenin tam tersi bir etki yaratıyor. İşte bu yanılgı, bütün hastalık nedenlerinin arasında en büyük öneme sahip olanıdır. Bu, Batı dejenerasyonunun en trajik halidir. Bu yanılgı, aynı zamanda oldukça tehlikeli ve tahrip edici özelliği olan oburluk alışkanlığını da beraberinde getirmiştir. Böylece insanlığın en büyük çılgınlığı da normal kabul edilmiştir, yani hastalıkları, özellikle protein ağırlıklı besinleri daha fazla yiyerek iyileşmeye çalışmak. Protein ağırlıklı besinler konusundaki yanılgının ne anlama geldiğini kelimelerle ifade etmeye çalışmak olanaksız gibi görünüyor. Tıbbın babası kabul edilen büyük beslenme uzmanı Hippokrat şöyle diyor: “Hasta bir insana ne kadar çok besin verirsen ona o kadar zarar verirsin.” Ve “Besinin ilaçların olmalı, ilaçların besinin.”

Vücudun mukusla ve kalsiyum, fosfat vs gibi ağırlık yapıcı atık maddelerle tıkanmasına izin verirsek, yüksek tansiyondan dolayı kalbin, kan dolaşımının düzenli sirkülasyonunu sağlamakta zorlanmasını göze almak demektir.

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz