Bireysel İletişim Dilimizin Kayboluşu

0
150

Resim: Salvador Dali “Enchanted Beach with Three Fluid Graces”

Günümüzde benlik bilincimizle beraber kaybetmekte olduğumuz başka bir şey de diğer insanlarla aramızdaki bireysel iletişim dilidir. Batı dünyasının geçirmekte olduğu yalnızlık hastalığının belki de en kayda değer yönlerinden biri de budur. ‘Sevgi’ sözcüğünü ele alalım: Bu sözcük bireysel duyguların aktarımında hiç şüphesiz büyük yer tutar. Bu kelimeyi kullandığınızda karşınızdaki birey, sizin Hollywood türü bir ilişkiden veya basit bir pop şarkısında geçen “Ben sevgilimi çok seviyorum, o da beni” cinsinden bir sevgiden veya merhamet duymaktan veya arkadaşlık sevgisinden ya da cinsel herhangi bir dürtüden bahsettiğinizi düşünebilir. Aynı durum teknik terimlerle ilgili olmayan her sözcük için geçerlidir; “doğruluk”, “bütünlük”, “cesaret”, “ruh”, “özgürlük” ve hatta “benlik” gibi. Genelde insanlar, bu tür kelimeler için kendi içlerinde belirli anlamlar ve çağrışımlar oluşturmuşlardır ve karşı tarafın çoğunlukla bu anlamları algılayamayacaklarını bildiklerinden, bu sözcükleri kullanmaktan özellikle kaçınırlar.

Erich Fromm’un da belirttiği gibi, teknik terimler konusunda kelime haznemiz hayret uyandıracak kadar mükemmeldir; bir araba motorunun tüm parçalarını eksiksiz ve hatasız sayabiliriz. Ne var ki, iş anlamlı bireysel ilişkiler kurmaya gelince sürmenaja uğramış gibi oluruz: elimiz ayağımıza dolaşır, işaret dilinden başka dil kullanamayan sağır ve dilsizlerden pek bir farkımız kalmaz.

Bir bakıma kullandığımız dilin etkisini giderek kaybetmesi, size garip gelse de, tarihte içinde bulunduğumuz bir çöküntünün habercisidir. Tarih dönemlerinin yüzyıllar içindeki iniş ve çıkışlarını inceleyecek olursanız, dilin belli zamanlarda ne denli güçlü ve etkili olduğunu göreceksiniz. M.Ö. beşinci yüzyılda kullanılan Yunanca’da, Shakespeare’in İngilizcesinde ve Kral James’in İncil çevirisinde bu gerçeğe tanık olmak olasıdır. Başka diğer dönemlerde dil yer yer anlamsal olarak zayıflamış ve netliğini yitirmiştir. Helenistik dönemde Yunan medeniyetinin bozulmaya yüz tuttuğu zamanlar bu tür zaman dilimlerini yansıtır. İnanıyorum ki, toplumların birlik içinde olduğu zamanlarda dilin de son derece zenginleştiği ve toplumun süratli bir çözülmeye maruz kaldığı süreçlerde ise dilin gücünü kaybettiği araştırmalarla kanıtlanabilir.

Eserlerinden birinde Goethe, “Ben on sekiz yaşındayken Almanya da on sekiz yaşındaydı” demiştir. Bu cümle ile Goethe’nin değindiği gerçek, kendi ulusunun birlik ve güce yöneldiği bir anda aynı olgunun dilde de yaşanmakta olduğudur. Bu gerçek artık daha iyi anlaşılmaya başlanıyor olsa gerek, günümüzde anlambilim (semantik) çalışmalarına bir hayli önem verilmektedir. Oysa esas rahatsız edici olan, sözcüklerin anlamı üzerinde bu kadar emek harcamamıza rağmen iletişim kurmaya neredeyse hiç zaman ve enerjimizin kalmamasıdır.

Bireysel iletişim kurmanın kelimeler dışında müzik, resim gibi daha çeşitli yolları da vardır. Resim ve müzik tarih boyunca toplumdaki diğer insanlara çok derin, anlamlı ve özel mesajlar göndermek isteyen hassas insanların sözcüsü olmuştur. Şimdi ise modern müzik ve modern resimde iletişim kurmayan bir dil gözlemliyoruz. Çok zeki olsak bile, sanat eserlerini o gizli şifreyi bilmeden incelemeye kalkarsak hiçbir şey anlayamayız. Ekspresyonizmden (dışavurumculuk) empresyonizme (izlenimcilik), kübizmden dadaizme kadar uzanan geniş bir yelpazede birden Mondrian’ın kareleri ve dikdörtgenleri karşılar bizi. Jackson Pollock’un oraya buraya rasgele vurulmuş fırça darbeleri gibi görünen ve adını da yalnızca bitiriliş tarihinden alan bir resimden ne anlaşılabilirse ancak onu anlarız. Elbette bu iki ressamın eserlerini eleştirmek değil amacım; kaldı ki her iki ressamın da yapıtlarından hoşlandığımı söylemeliyim. Fakat böylesine yetenekli iki sanatçının son derece kısıtlı bir dil kullanarak iletişim kurabilmeleri toplumumuz hakkında göz ardı edilemeyecek kadar önemli mesajlar taşımıyor mu?

New York’taki Sanat Akademisi Öğrencileri Birliği’ni ziyaret edecek olursanız – ki bu birlik bünyesinde dallarında en çok söz sahibi sanat hocalarını ve en yetenekli öğrencileri barındırmaktadır – girdiğiniz her stüdyoda tamamen farklı bir stilin hakim oluşuna çok şaşırabilir ve her seferinde kendinizi farklı duygulara kaptırabilirsiniz. Rönesans döneminde sanat eğitimi almamış sıradan herhangi bir insan Rafael’in, Leonardo de Vinci’nin ya da Michelanj’ın bir tablosuna bakıp tabloda hayatın genel düzenine veya kendi iç dünyasına ait bir şeyler görebilirdi. Ama bugün sanat eğitimi almamış birisi New York’ta 57. Cadde’de herhangi bir galeriye girip Dali, Picasso ya da Marin’e ait bir eseri incelerse, hiç şüphe yok resimdeki şeylerin ne olduğunu “Tanrı” ile ressamdan başka kimsenin bilmediğine kesin kanaat getirir. Hatta kendi kendine hiçbir şeyden anlamadığını düşünüp bu durumdan büyük rahatsızlık da duyabilir.

Nietzsche’ye göre insanlar, davranışlarındaki değişmez motiflere göre, yani “stil”lerine göre birbirlerinden ayrılırlar. Bu yargı kısmen kültür için de geçerlidir. Yine de bugünün “stili” ne diye soracak olursak, modern denebilecek hiçbir tarzın mevcut olmadığını görürüz. Yakın geçmişte resimde özellikle Cezanne ve Van Gogh ile ortaya çıkan farklı akımların ortak yanı, hepsinin de on dokuzuncu yüzyıl sanatının duygusallığından ve ikiyüzlülüğünden kaçmanın yollarını arıyor olmalarıdır. Bilinçli olsun ya da olmasın, onlar resimlerinde dünyayı yeni yeni algılamaya başlayan bir benliğin gerçek yaşam öyküsünü aktarmaya çalışmışlardır. Gerçeğin ve dürüstlüğün peşinden koşan bu arayışa – ki Freud ve Ibsen de zaman içinde kendi dallarında bu arayışın bir parçası olmuşlardır – rağmen, ortaya çıkan sonuç bir akımlar potpurisi olmuştur. Bu akımlar karmaşasının çağımızın parçalanmış karakterini mükemmel biçimde yansıttığı söylenebilir. Resimlerin neredeyse tümünün bütünlükten yoksun oluşu hemen fark edilmektedir ve bize içinde yaşadığımız hayatın niteliği ile ilgili önemli ipuçları vermektedir.

İşin daha ilginç bir boyutu ise her ressamın veya bestecinin ulaşmak istediği kitleye hitap etmek için ne tür bir dil kullanacağına karar veremeyip art arda bir sürü yol deniyor olmasıdır. Ne yazık ki, herhangi bir açıdan ortak bir iletişim dilinin varlığını göremiyoruz. Picasso gibi bir dev bile hayatı boyunca Batı toplumunu anlatmak istercesine dört kez stilini baştan aşağı değiştirebiliyor. Sizi bilmem ama bu olay bana okyanusun ortasında ulaşabileceği bir dalga boyu yakalamak umuduyla sürekli radyosunu kurcalayan bir kazazedeyi çağrıştırıyor. Gerçekten de ruhsal açıdan denizin ortasında yapayalnız kalmış gibiyiz ve yalnızlığın yarattığı boşluğu, anlaşabildiğimiz tek dilde konuşarak, yani en son haberlerden, iş konularından ve televizyon dizilerinden bahsederek dolduruyoruz. Ruhumuzun derinliklerinde yaşadıklarımız giderek daha bir köşeye itiliyor ve daha yalnız, daha çok boşlukta hissediyoruz kendimizi.

Bu yazılar da ilginizi çekebilir


CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here