Kendini Aşağılama Sendromu Hakkında

Modern anlamda kendini aşağılamanın dinamiğindeki en hassas nokta şudur: Kendimizi küçük görmek, birazcık olsun değerli olduğumuzu hissetmenin yerine geçebilecek en basit şey haline gelmiştir. Değerli bir insan olduğuna inanmayı reddeden, sırf bu yüzden aşağılanmaya, dışlanmaya boyun eğen o kadar çok insan var ki! Her biri “O kadar önemliyim ki insanlar beni aşağılamaya değer görüyorlar” veya “Ne kadar asil olduğumu görüyor musunuz? Tahmin edemeyeceğiniz kadar yüksek ideallerim var ve ben bunların hepsini gerçekleştirmediğim için öyle utanıyorum ki!” der gibiler. Psikiyatr dostlarımdan biri bir seferinde sürekli büyük günahlar işlediğini sandığı için kendini lanetleyip duran bir hastasından söz etmişti. Her seferinde hasta aynı lafları saymaya başlayınca meslektaşımın içinden ona şunları söylemek geliyormuş: “Be adam, sen kim olduğunu sanıyorsun ki böyle büyük günahlardan atıp tutuyorsun?” Kendini aşağılamaktan vazgeçmeyen birey, “Tanrı” katında çok önemli biri olmasından ötürü “Tanrı”nın onu cezalandırmakla uğraştığını ispatlamaya çalışır.

Haddinden fazla kendini hor görmek, kendini beğenmişliğin başka bir ifadesidir. Gururunu aşağılama ile yenebileceğini düşünenler belki de Spinoza’ya kulak verseler iyi olur: “Kendini hep küçük gören, kibirli olmaya en yakın insandır.” Antik çağ Atina’sında Sokrat, son derece pejmürde kıyafetlerle halkın arasında gezinerek işçi sınıfın oylarını toplamaya çalışan bir politikacının maskesini şu sözleriyle düşürmüştü: “İçindeki kibir, paltondaki her delikten dışarı fışkırıyor.

Bu tür kendini küçük görme vakalarına günümüzde en sık olarak psikolojik depresyonlarda rastlanmaktadır. Ailesinden hiç sevgi görmeyen bir çocuk genelde şu şekilde düşünür: “Eğer iyi bir çocuk olsaydım, beni severlerdi.” Çocuğun yapmaya çalıştığı, sevilmediği gerçeğinden kaçmaktır. Yetişkinlerde de durum farklı değildir. Kendilerini aşağılayabildikleri sürece dışlanmanın veya boşluğun acısını duymazlar; her zaman avunacak bir şeyler bulurlar: “Falanca kötü huyum, filanca hatam olmasaydı, beni mutlaka severlerdi.”

Boşluktaki insanlar için, kendini küçük görmek hasta bir atı kırbaçlamaya benzer: Kısa süreli bir hareket sağlar, ama eninde sonunda olacak çöküşü hızlandırır. Kendini değerli görmek yerine aşağılamayı seçmek dışlanan, sevilmeyen insan için problemlerini kabul edip, yapıcı çözümler bulmasında en büyük engeldir. Kendini küçük görme insanın kendinden nefret etmesini de perçinleyeceğinden, nefret hissini rasyonalize etmekten başka bir işe yaramaz. Kendinden nefret eden, başkalarından da rahatlıkla nefret eder. Kendini beş para etmez görmek, kendinden nefret etmek ve başkalarından nefret etmek arasındaki basamakların geniş olduğu söylenemez.

Kendini aşağı görmenin hararetle savunulduğu çevrelerde, bu denli iğrenç insanlar olarak bizlerin başkalarıyla ilişki kurmak gibi “son derece düşüncesiz” bir davranışa neden kalkıştığımız asla açıklanmaz. Eğer kendimizden nefret ederken başkalarını sevmemiz gerekiyorsa – onların da bizi sevmesini bekleyerek – burada bir gariplik var demektir. Madem ki biz böylesine korkunç yaratıklarız başkaları ne diye bizi sevsin? Daha derine inelim: Kendimizden nefret etmemiz “Tanrı”yı daha çok sevmemizi sağlayacaksa, o zaman ters bir anında bizi yaratma gafletine düşmüş olan “Tanrı” bizi nasıl ve neden sevecek? Biz iğrenç varlıklar olmamızda emeği geçen bir varlığa mı tapacağız?

Neyse ki artık başkalarını sevebilmek için kendimizi sevmenin bir ön şart olduğunu biliyoruz. “Bencillik ve Kendini Sevme” başlıklı kitabında Erich Fromm, bencilliğin ve kendine aşırı düşkün olmanın derinlerdeki kendinden nefret etme duygusundan kaynaklandığını kesin bir şekilde vurgulamıştır. Fromm’a göre bencillik ve kendini sevme aynı olmadığı gibi aslında tamamen zıt şeylerdir. İç dünyasında değersiz olduğunu hisseden insan, kendini yüceltmek ihtiyacında olan insandır. Kendini seven insan ise dostuna karşı nazik ve cömert olmak için gereken temele sahiptir.

Olaya dini perspektiften bakacak olursak, kendini aşağılamanın ve kendini küçük görmenin modern çağın getirdiği sorunların bir yan ürünü olduğunu anlayabiliriz. Calvin’in insanı küçük gören fikirlerinin, bireylerin endüstri devrimi sırasında özgüvenlerini kaybetmeleriyle ilgili  olduğu artık biliniyor. Yirminci yüzyılda Calvin’in görüşlerinden çok ‘boşluk’ hastalığı bizi eritiyor. Kendini aşağılama sendromu, modern anlamda, Musevi-Hıristiyan geleneğinden şimdiye kalan bir miras değildir. Bunu en açık ifade eden Kierkegaard’dır:

Şayet birey kendini sevmeyi öğrenmeyi beceremezse, komşusunu sevmeyi de öğrenemez. …Kendini doğru biçimde sevmek ve bir dost için sevgi beslemek tamamıyla örtüşen konulardır. …Kural şudur: Komşunu severken kendini seveceksin, çünkü ona değer verirken aslında kendine değer verdiğini bileceksin.”

Kaynak: Rollo May, 'Kendini Arayan İnsan'

İlgili Aramalar: kendinden nefret etmek, kendini küçük görmek, insanin kendinden nefret etmesi, kendinden nefret etme hastalığı, Kendinden nefret etme