Özgürlük: İnsan Olmanın Özü

0
256

İnsanlık tarihi boyunca özgürlüğün, uğrunda yüzbinlerin seve seve ölecekleri kertede mutlak bir değer olarak algılanmış olması dehşet verici bir gerçekliktir. Bu özgürlük sevgisi sadece kendi inanç özgürlüğü için kazıklara bağlanarak yakılmış olan Giordano Bruno ya da engizisyon karşısında bile dünyanın güneşin etrafında döndüğünü kendi kendine fısıldayan Galileo gibi saygın kişilerde görülmekle kalmaz, adları ebediyen anılmayacak ve bilinmeyecek yığınla insan için de geçerlidir. Böyle bir bağlılık için, özgürlüğün çok derin bir anlamı, insan olmanın “özü” ile çok temel bir ilgisinin olması gerekir.

Çoğu insan kendilerinin ve vatandaşlarının özgürlük için ölmeye hazır olduklarını farz eder. Bu duygu tipik olarak vatanseverlik şeklini alır. Siyasal özgürlüğün uğrunda ölmeye değdiğini kabul etmeyen bazı kimseler de aynı şeyi psikolojik ve inançsal özgürlük için, 1984 tipi ruhsal bir göz hapsi olmaksızın düşünme ve kendi eğilimini yönetme hakkı için ileri sürerler. Sayısız türde ve tarihin başlarından bu yüzyılın özgürlük yürüyüşlerine ve özgürlük seferlerine kadar özgürlüğün ilkeleri yaşamın kendisinden daha kesin olarak algılanmıştır.

Özgürlüğün, en azından geçmişte, Henrik Ibsen’in sözleriyle “en mükemmel hazinemiz” olduğunu görmek istersek, uzun bir ünlü insanlar geçidiyle gözlerimiz kamaşır. Jean Jacques Rousseau, insanların “sadece bağımsızlıklarını korumak için açlığa, kılıca ve ölüme katlanacakları” gerçeğiyle derinden etkilenmişti. Ve ardından, özgürlüğe ilişkin olarak “İnsanlar bu yalın servetin korunması uğruna hazları, güvenliklerini, servet, güç ve hatta yaşamın kendisini feda edebilirler” demektedir. Kant, Fransız devriminin terörünün insan kitlelerinin özgürlüğe uygun olmadığını gösterdiğini ileri sürenlere karşı özgürlüğü savunanlara katılır. “Özgürlüğün, bir başkasının denetimi altında bulunan ve o bir başkasının da bunu onlara ebediyen yasaklayabilme hakkının bulunduğu kimseler için değersiz olduğu ilkesi” diyor Kant, “insanı özgür olmak üzere yaratmış olan Tanrı’nın hakkına bir tecavüzdür.”

Bunun gibi Schelling de özgürlüğün ateşli bir savunusunu yapmıştır: “Bilginin bütünü, onu kendi gücüyle sağlayabilecek olan bir şey tarafından desteklenmedikçe bir statüye sahip değildir” ve “bu da özgürlükten başka bir şey değildir.” Ayrıca, “Felsefe, özgür insan varlığının saf bir ürünüdür ve kendisi de özgürlüğün sonucudur. Geometrinin ilk postulatının bir doğruyu çizmek oluşu gibi, bütün felsefenin ilk postulatının da, kendi ilkeleriyle özgürce hareket etmenin gerekliliği olduğu görülüyor. En azından geometricinin çizgiyi kanıtlaması gibi, felsefeci de özgürlüğü kanıtlayacaktır.” Diğer bir deyişle, özgürlüğün gerçekliği kendiliğinden apaçıktır ve bu devredilemeyen bir haktır.

Schelling’in özgürlüğün kendiliğindenliğine, düşünmek ve konuşmanın da özgürlük ön koşuluna bağlı olduğuna ve bu yüzden ispatının gerekli olmadığına inandığını belirtmek gerekir. Huşu ve hayranlık duygularını yaşamak, düşlemek ve şiir yazmak, bilimsel kuramları ve büyük sanat eserlerini kavramak yetileri, özgürlüğü gerektirir. Bütün bunlar insanın düşünce kapasitesi için esastır. Gerçekten de Schelling ile aynı yönde, modern zamanların bir aydını olan Sir Isaiah Berlin de “İnsanlık, tarihindeki hemen her ahlakçı özgürlüğü yüceltmiştir” şeklinde işaret eder.

Bu yazılar da ilginizi çekebilir


CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here