Zamanla Yarışmak: Saatlerin Gölgesinde Geçip Giden Bir Yaşam

0
316

İnsanın karakteristik özelliklerinden biri de şimdiki zamanın dışında durup geleceğe ya da geçmişe bakabilmesidir. İnsan zamanı aşabilen bir memelidir.

Semantik (anlambilim) dalında araştırmalar yapan Alfred Korzybski insanı diğer varlıklardan ayıran başlıca unsurun zamanı sınırlama kapasitesi olduğunu belirtmektedir. Bunun sayesinde der Korzybski, “Geçmişteki işlerin meyvelerini ve şimdinin deneyimlerini sermaye yapabilme potansiyelinden söz ediyorum… İnsan hayatının her seferinde, geçmişin mirası üzerine daha çok şey ekleme kapasitesini kastediyorum. Geleceğin bekçisi ve geçip giden çağların mirasçısı insandır demek istiyorum.

Psikolojik ve ruhsal açıdan insanlar yalnızca saatlere bağlı olarak yaşamazlar. İnsan için zaman, yaptığı işin önemine bağlıdır. Diyelim dün bir adam gününün bir saatini metroda işine giderken, sekiz saatini sıkıcı işinde çalışarak, mesai sonrası on dakikasını aşık olduğu ve evlilik hayalleri kurduğu kızla ve akşam olunca da iki saatini gece kursunda geçirdi. Bugün metroda geçen iki saatle ilgili hiçbir detay hatırlamıyor, zaten çok boş bir yolculuktu ve yol boyunca uyumayı tercih etmişti. Ofiste geçen sekiz saat de onda fazla bir iz bırakmadı; akşam kursunu ise daha yakın geçmiş olmasından ötürü biraz daha net anımsıyor. Halbuki sevdiği kızla geçirdiği on dakika bütün gece aklından çıkmadı. O gece biri akşam kursuyla diğer üçü kızla ilgili olmak üzere dört rüya gördü. Yani aşık olduğu insana ayırdığı on dakika, geriye kalan yirmi saate göre zihninde çok fazla yer kapladı. Psikolojik olarak onun için önemli olan zamanın birim olarak ne kadar uzun veya kısa olduğu değil, yaşadığı deneyimin anlamıydı, diğer bir deyişle, onun umutlarına, gelişmesine ve kaygılarına olan etkisiydi.

Hafıza, geçmişin bizim üzerimizdeki izinden ibaret değildir; o bizim en derin umutlarımızın ve korkularımızın bekçisidir. Hafıza, aynı zamanda zamanla aramızdaki esnek ve yaratıcı bağıntının ispatıdır. O, bir saatin yanı sıra deneyimlerimizin niteliklerinin de belirleyicisidir.

İnsan doğanın bir parçasıdır ve her yönden onun değişimlerinden etkilenir. Ne yaparsak yapalım, insan ömrü yetmiş ile seksen yıl civarındadır. Yaşlanırız ya da bir seferde çok iş yapmaya kalkarsak çabuk yoruluruz. Saatlerden ve takvimlerden kaçılmaz; insan da günü geldiğinde ölür. İnsanı ölüm konusunda diğer canlılardan ayıran özellik, ölümlü olduklarını bilmeleri ve ölümü önceden algılayabilmeleridir. Zaman bilincini kullanarak hayatını kontrol edip planlayabilir.

Birey hayatını bilinçli bir şekilde yönlendirebilirse, zamanını da yapıcı amaçlar için kullanma fırsatı elde etmiş olur. Fakat ayak uydurmaya hevesli, başıboş olmayı seçer ya da seçimlerine göre değil de anlık dürtülerine uyarak hareket ederse nicel zamanın kölesi durumuna düşer. Bu birey saatler ve dakikalarla hipnotize olmuştur. Haftada falanca saat ders verir; ya da saatte şu kadar çivi çakar; günlerden Pazartesi veya Cuma olup olmadığına bağlı olarak kendisini nasıl hissettiği değişkenlik gösterir. Ne kadar özgürlükten ve orijinallikten yoksunsa zaman onun üzerinde o denli egemen olur. Zamana kölelik eden insan, kendini hapsolmuş hisseder. Kişi canlı olmayı başaramazsa – canlı kelimesini yaşamının yönünü bilinçli olarak seçmiş insanlar için kullanıyorum – zaman onun için yalnızca saat zamanını çağrıştırır.

Dolu dolu yaşayan gerçekten yaşamış sayılır,” der E.E. Cummings, “ama yüz yirmi yaşına dek yaşamış bir adam mutlaka dolu dolu yaşamıştır diye bir şart yoktur. ‘O an bütün hayatıma bedeldi’ dersiniz. Klişe gibi görünen bu laf aslında çok doğrudur. Tersini hayal ederseniz, uzun bir tren yolculuğuna çıkarsınız ve can sıkıntısından patlarsınız. Zaman öldürmek için polisiye romanlar okursunuz. Eğer zamanınız güzel geçseydi onu öldürmek ister miydiniz?

Zamanın avuçlarımızdan kayıp gittiği endişesinin kökeni, hidrojen bombalarının kullanılacağı savaşlardan daha derinlerde bir yerdedir. Sonuçta her çağın, insanları ürküten kendine has nitelikleri vardır. Bir köpek için geçip giden bir ayın fazla önemi yoktur, ama biz üzerinde düşününce daha fazla etkilenebiliriz. Zaman hep insanın düşmanı, ölümün gri yüzü gibi değerlendirilir. İnsanlar çok sık “Neyse ki zaman bizden yana” deyip rahatça bir soluk alma ihtiyacı duyarlar. Zamandan korktuğumuzun en bariz kanıtı yaşlanma korkusudur. Bu korkunun su yüzüne çıkardığı soru zaman bilinciyle yakından ilgilidir:

Büyüdüğümüz, yaşadığımız için mi yaşlanıyoruz yoksa çürümeye ve yok olmaya yüz tuttuğumuz için mi? Bence C.G. Jung bireyin hayatını yaşayamadığı oranda ölümden korktuğunu söylerken çok haklıydı. Yaşlanma korkusunu yenmenin en garantili yolu yaşanılan anın maksimum düzeyde tadını çıkarmaktır.

Bu yazılar da ilginizi çekebilir


CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here