Aikido’nun Özü Sevgi ve Şifa

0
156

Kendini bulmaya, kendi özünü tanımaya çalışan bir kimsenin bu yolda ilerledikçe “sevgi” kavramı ile karşılaşması ve sevgiyi daha yakından tanıma gereği duyması kaçınılmaz bir şeydir. Çünkü özümüz sevgidir. Savaş sanatları öğrencisi dojodaki günlük çalışmaları sırasında sadece dövüş teknikleri öğrenmekle kalmaz.

Eğer çalışmalarımız, boş zamanlarımızı dolduran bir aktivite ya da sağlıklı yaşam programı değilse, yani yeterince ciddi ve yoğun ise kendi korkularımız ve iç çatışmalarımız ile karşılaşırız ve böylece kendimizi, kim olduğumuzu, ne yaptığımızı vs sorgulamaya başlarız ve giderek daha yoğun bir şekilde kendi öz varlığımıza yöneliriz.

Eğer kendimizi tekniklerle sınırlamayıp tekniklerin ötesindeki anlamı ararsak, yürümekte olduğumuz bu yol doğal olarak bizi “sevgi” kavramına götürecektir. Pek çok kişi “savaşçının yolunun” nasıl olup da sevgiye götürdüğünü anlamakta güçlük çekse de bu, birçok örnekle karşımızda duran somut bir gerçektir. Ancak sevgi dendiği zaman genellikle filmlerde, öykülerde ve günlük yaşamda sıkça görmeye alıştığımız türden bir duygu, yani bir kimsenin başka bir kimseye ya da bir şeye – hayvan, bitki vs – karşı duyduğu yakınlık hissi akla gelir.

Bir kimsenin görünüşüne, bedenine, sesine, davranışlarına, kişiliğine vs yakınlık duyabilir ve onunla bağlantı kurmak isteyebiliriz. Bize “haz” veren bir şeyi elde etme çabası genelde “sevme” olarak adlandırılır.

Fakat konumuz olan gerçek sevgi, bu değildir. Bu tür basit sevgi, öteki ego işlevleri gibi bir tür ticaret ya da değiş-tokuş içerir. Çağımızın insanı çok büyük bir sevgi açlığı çekmekte ve yazarların, çizerlerin, düşünürlerin sevgiyi tanımlama, ifade etme çabaları, modern çağ insanına yol göstermekte yetersiz kalmaktadır. Son yıllarda kendini, gerçek benliğini arayan insanların sayısındaki artış, yaşanan sevgi açlığını ve sevgiye yöneliş çabalarını açıkça göstermektedir. Fakat düşük seviyeli egoist sevgi, bu açlığı gideremez.

Öyleyse gerçek sevgi nedir? Sevgi bir enerji biçimdir. Her yeri kaplayan, her şeyin içine sızan ve karşısında durulması mümkün olmayan bu enerji, evrendeki en büyük güçtür. Bu enerji, bir lambanın içinden akarak onu canlandıran elektrik enerjisi gibi, bizim bedenimizin içinden geçerek ona “can” verir.

Ancak ego bu enerjiyi alır ve kendi programındaki değerlere göre yorumlar, yani bir prizmanın beyaz ışığı renklere ayrıştırması gibi kendi filtrelerinden geçirir ve frekansını kendi programına uyarlar. Ego programları değişik düzeylerde olabilir: En düşük düzeydeki program (id), düşünmeden elde etmek ve kişisel gereksinimleri en kısa yoldan karşılamak ister. Toplumsal düzen ve bunun gerektirdiği engellere dikkat etmek istemez. Bundan sonraki düzeyin programı (ego) toplumun ölçülerini bilen, iyi-kötü, doğru-yanlış vs gibi kavramlara sahip olan ve bunlara göre davranarak bireyin gereksinimlerini karşılayan bir programdır. Bundan sonraki düzeyin programı (süper ego), bir takım yüksek toplumsal değerler uğruna bireyin kendini feda etmesine izin verebilir.

Bu nedenle bir ego işlevine dönüşmüş sevgi, koşulsuzluk bir yana elde etmeye, almaya, kişisel ihtiyaçları karşılamaya yöneltilmiştir. Oysa gerçek sevgi, bir ateşin ısı ve ışık vermesi gibi karşılığında bir şey beklemeksizin çevreye yayılır. Bireyin ihtiyaçlarını karşılamak için programlanmış olan egonun işi almaktır. Kimi zaman istediği şeyi uzanıp alma şansına sahiptir, kimi zaman ise önce bir şeyler vererek, yatırım yaparak ya da satın alarak istediğini elde eder. Ne istediğini ve bunu nereden sağlayacağını bilir ve bu yolda çaba harcar, görevi budur. Oysa yanan bir ateş, ışığını ve ısısını vermek için kimseyi seçmez, şişman ya da çirkin veya fakir olmanız yüzünden sizi dışlamaz. Karşılığında bir şey elde etmek için sizi ısıtıp aydınlatmaz. Yapısı gereği, bir şey beklemeden ısı ve ışık yayar. Çevresinde ısı ve ışığından yararlanmak isteyen bir kimse olmasa bile ısıtır ve aydınlatır.

YORUM YAP

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz