Kısıtlanan Özgürlüğün Bedeli: Öfke ve Nefret

Özgürlüğünden bir biçimde vazgeçmeye zorlanmış bir insanın besleyeceği nefret duygularının boyutunu anlayabilirsek, özgürlüğün de bireyin varlığı için arz ettiği değeri kestirebiliriz. Daha çocukken özgürlüğünü yitiren ve yaşı küçük olduğu için bir şey yapamayan, hayatta kalmak için hep haklarından fedakarlık etmek zorunda kalan insan, görünürde durumu kabullenmiş ve teslim olmuş gibidir. Ama geride kalan boşluğu çok farklı bir şeyin, yani öfke ve nefretin, doldurduğunu keşfetmek için fazla derine inmemiz gerekmeyecektir. Hiç şüphesiz bu nefret, bireyin var olma hakkının ne derece çiğnendiğiyle orantılı olacaktır. Nefret daima bastırılan bir duygu olmuştur. Ne de olsa bir köle, sahibine olan nefretini açık açık ifade edemeyeceğini bilir. Ancak örneğin çocuklarda, ileri boyutta fiziksel rahatsızlıklar, okulda başarısızlık, yatağı ıslatma vb belirtiler bastırılmış nefrete işaret edebilir. İnsan için ruhunda bir yerlerde dengeyi oturtacak bir şeyler bulmadan özgürlükten vazgeçmek söz konusu olamaz. Bu demek oluyor ki, dış özgürlük ortadan kalkarsa iç özgürlük duruma müdahale eder; iç özgürlüğün müdahalesi de nefret ve öfkedir.

Nefret etme ve öfke duyma, birey açısından ruhsal intiharı önlemenin tek yoludur. Kişinin onurunu kaybetmemesine, kimliğinden utanç duymamasına ve özgürlüğünü ele geçirenlere karşı “Beni ele geçirdiniz, ama bu sizden nefret etmeme engel olamıyor” diyebilmesine olanak tanır. Kronik nevrozun eşiğine gelmiş çoğu hastanın içinde yoğun bir nefret barınır ve bu nefret gururu ve benliği koruyan son kale haline gelmiştir. Faulkner’ın romanı “Davetsiz Misafir”deki kişiyi hatırlayın. Bu kişi bir köleydi ve neredeyse tüm insanlık haklarını yitirmiş olsa da sahiplerinden iğrenmek suretiyle öz kimliğini muhafaza edebilmişti. Zarar görmüş birey bir şekilde üzerinde baskı kuranlardan nefret edebiliyorsa, iç potansiyelinden pek de fazla bir şey kaybetmemiş demektir.

İnsanlar özgürlüklerini başkalarının ellerine teslim etmeye razı olurlarsa ortaya çıkan senaryo totaliter rejimleri doğurur. Bu rejimler o kadar zekice planlanır ki halkın nefret etmesi için her zaman bir yerlerden bir nesne bulup çıkarılır. Hitler’in Almanyasının Yahudileri ve ‘düşman ulusları’ günah keçisi ilan etmesi gibi. “1984” romanında çok net gösterildiği gibi, şayet bir hükümet halkın özgürlüğünü çekip alıyorsa, halkın kendisinden nefret etmesini engellemek amacıyla nefreti ve öfkeyi dışarıya akıtmak zorundadır. Aksi takdirde toplu psikoz vakaları kaçınılmaz olur. Psikolojik açıdan ölmüş insanların bu tip hükümetlere hiç yarar sağlamayacağı açıktır. McCarthy doktrininin en can alıcı noktalarından biri de budur: doktrin temellerini bizi Kore’de savaşmak zorunda bırakan güçten yani Rus komünizminden nefret etmek üzerine kurmuştur, ama daha sonra halk kendi vatandaşından nefret eder olmuştur.

Nefretle dolu olmak, devamlı birilerine öfke duymak hiç de övünülecek bir şey olmadığı gibi bir insanın sağlıklı olup olmadığını anlamak için de insanlardan ne kadar nefret ettiğine bakmalıyız. Dahası, gelişmenin temelinde nefret vardır hiç diyemeyiz. Nefret ve öfke yok etmeye programlanmış duygulardır ve olgunlaşmanın en büyük işareti yıkıcı duyguları yapıcı olanlarla değiştirebilmektir. Fakat yine de insanın özgürlüğünü kaybetmektense kendini yok etmeyi tercih etmesi bize özgürlüğün ne denli kıymetli bir şey olduğunu kanıtlamalıdır.

Yirminci yüzyıl insanının içler acısı, depresif, kendini savunmaktan aciz haline en güzel Kafka’nın eserlerinde rastlarız. “Dava”nın baş kahramanı K., tutuklanır ama neyle suçlandığından haberi yoktur. Yargıç-mahkeme-avukat üçgeninde koşturup durur; birilerinden ona suçunun ne olduğunu söylemesini rica eder, ama bir kez bile “Artık geri çekilmeyeceğim, beni öldürseler de umurumda değil” demeyi başaramaz. Kilisedeki papaz ona “Hiçbir şey anlamıyor musun?” diye bağırdığında “İçinde ufacık bir parıltı bile kalmadı mı? Sen hiç ayağa kalkıp kendini savunamaz mısın?” demeye çalışmaktadır. Romanın sonunda iki cellat gelip K.’nin eline kendini öldürmesi bir bıçak tutuştururlar. K.’nin içinde kalan son gurur zerresini de yitirdiğinin en acı kanıtı ise kendini öldürememesidir.

Bundan kırk yıl önce insanların cinsel hislerini ifşa etmeleri ayıplanırdı; günümüzde ise nefret ve kızgınlıklarını açığa vurmaları kabul edilemez görülüyor. Bu tür olumsuz duygular ne de olsa sakin, halim salim, kontrollü, uyumlu ideal burjuva tiplemesine hiç uymuyor.

Sonuç olarak nefret ve öfke hep gizli kalıyor, bastırılıyor. Artık psikolojide kesin olarak bilinen bir şey varsa o da bastırılan bir duygunun karşıt bir davranışla telafi edildiğidir. Hiç hoşlanmadığınız bir insana karşı aşırı nazik davrandığınızı zaman zaman siz de fark edersiniz. Eğer endişeden uzak biriyseniz, bunu kendinize itiraf edebilir, hatta Aziz Paul’un vecizesini sık sık tekrarlayabilirsiniz: “Düşmanıma iyi davranıyorsam, başının üzerinde ateş topları biriktirmek içindir.” Ama biraz daha güvensizseniz, kendinizi bu insanı sevdiğinize şartlandırmaya çabalarsınız. Baskıcı anne ya da babasından nefret eden çocuklar nefretlerini gizleyebilmek için ebeveynlerine anormal sevgi gösterilerinde bulunurlar. Ringde yumruklaşırken birbirlerine kenetli kalan boksörler misali, düşmanlarına sarılırlar. Gerçek hayatta, nefret ve öfke bu biçimde açığa çıkmaz; nefret ya başka insanlara kaydırılır ya da birey kendinden nefret etmeye başlar.

Bu nedenle nefret duygularımızla açıkça yüzleşmek son derece önemlidir. Öfkemizle yüzleşmek daha da önemlidir, çünkü genelde öfkelenmek daha sık başımıza gelen ve resmi ilişkilerde kolaylıkla yaşanabilecek bir durumdur. Eğer bir an dönüp kendimize bakacak olursak, içimizde birikmiş koca bir öfkeyle karşılaşabiliriz. Belki de öfkenin kronik, yıkıcı ve sık aralıklarla kendisini belli etmesinin nedeni nefretimizi sürekli bastırıyor ve erişemeyeceğimiz bir yerlere itiyor olmamızdır.

Kişinin ısrarla yüzleşmekten kaçındığı nefret ve öfkenin en ciddi zararlarından birisi de bireyin kendine acımasına zemin hazırlamasıdır. Kendine acıma nefretin “muhafaza edilip korunmuş” biçimidir. Kişi nefretini içinde besleyip büyütebilir; kendine acıyarak psikolojik dengesini yerine oturtmayı arzulayabilir; çok dertler çektiğini düşünüp kendini rahatlatmak ve teselli etmek isteyebilir.

Modern çağa has öfkeyi çok acı ve ciddi bir sorun olarak gören kişi Friedrich Nietzsche olmuştur. Nietzsche bireyin psikolojik sorunlarının köküne inmekle işe başlamış ve bu konuda hassas diğer insanlar gibi özgürlüğe köstek olan her şeye bayrak açmıştır. Ne yazık ki, Nietzsche’nin karşı çıkmaktan öteye gidemediği görülüyor. Nietzsche, Protestan bir rahibin oğlu olarak doğduğu ve babasının ani ölümü üzerine tutucu akrabalarının yanında yetiştiği Almanya’nın kültürüyle yoğrulmuş biriydi. Onun için aldığı kültürle olgunlaşmış, ama bu kültürü hep sorgulamış biri demek rahatlıkla mümkündür. Ruhunun derinliklerinde yobaz denecek kadar dindar biri olmasına karşın, Alman toplumunda öfkenin ve nefretin tutucu ahlaki kurallarda saklı olduğunu söyleyecek kadar da açık görüşlü olabilmiştir. Orta sınıfın bastırılmış bir kızgınlığın kurbanı olduğunu savunmakla kalmamış, bu kızgınlığın ahlak kurallarıyla dışa vurulduğunu korkmadan ifade etmiştir. İlk tezlerinden biri şu satırlarda yer alır:

“… Ahlaksal değerlerimizin özü bizi asla terk etmeyen öfkemizdir. Hıristiyanlığın sevgi anlayışı, uyumayan bir nefretin oyunlarla gizlenmesidir.” ‘Ahlak’ denen kavramı iyice öğrenmek için neden herhangi bir küçük kasabada dönen dedikodulara kulak vermiyorsunuz?

Nietzsche’nin görüşlerini tek taraflı bulanlar bile öfkeyle yüzleşilmediği müddetçe gerçek sevgiye, ahlaka, özgürlüğe ulaşılamayacağını kabul edeceklerdir. Nefret ve öfke asıl özgürlüğümüzü yeniden ilan etmemize yarayacak temeller olmalıdırlar: yıkıcı duyguları yapıcı hale sokmanın başka çaresi yok yazık ki. İlk adım neden veya kimden nefret ettiğimizi arayıp bulmaktır. Diktatörlük altında yaşayanları ele alalım: bu insanlar özgürlüklerini geri kazanmak istiyorlarsa yapacakları ilk iş içlerindeki nefreti ait olduğu yere yani totaliter güçlere kaydırmak olmalıdır. Öfke ve nefret kısa bir süre iç bağımsızlığımızı muhafaza etmekte yardımcı olurlar, ama bu duygular özgürlüğü ve kişilik onurunu yeniden oluşturmak için kullanılmazsa en sonunda bireyi mahveder. Unutmayalım, şairin dediği gibi amacımız “yeniyi kazanmak için nefret etmek”tir.

Kaynak: Rollo May, 'Kendini Arayan İnsan'

İlgili Aramalar: Nefret duygusu, anneden nefret etme sendromu, herkesten nefret etme duygusu, nefret duygusu psikoloji, anneden nefret etmek, nefreti yenmek, nefretin nedenleri

2 Yorum

 

  1. 17 Şubat 2017  21:49 yazan Mnt Cevapla

    Ellerinize sağlık
    Harika bir yazı tabi anlayana..Hayat açımı çoğalttı??

  2. 24 Şubat 2017  11:56 yazan Yılmaz Baş Cevapla

    Güzel bir genelleme olmuş tabii ki. Bireysel nefret ve öfkenin temelinde özgürlüğümüzü elimizden alan totaliter bir erk var tamam. Yaşadığımız topluma ve hatta aile temeline indirgediğimizde en yakın eş dost akraba bireylerinden nefret eden ve hatta sırtında kin bohçası taşıyan insanlar ne olacak. Bireysel bir nefret ve öfke zincirinin temelinde ne olabilir? Gururumuzun incinmesi mi, ahlak değerlerimizin yok sayılması veya ifşa edilmesi mi, ya da yazıda olduğu gibi özgür bir birey olmamamız için gücünü bir örümcek ağı gibi bedenimize ve ruhumuza saran en yakın akraba/aile bireyleri mi? ... Düşüneceğim. Güzel günler...

Yorum yapmak ister misiniz?

 

Your email address will not be published.